Birilerine Esir Olmak İçin mi Okuyoruz?

44. Sayı · 2016/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

İn­sa­noğlu, ne­re­den gel­di­ğini, ne­reye doğru git­ti­ğini; her an, her nefes neler yapma mec­bu­ri­ye­tinde ol­du­ğunu daima te­fek­kür et­me­li­dir. Çünkü her ne­fe­si­miz o anda de­ğer­len­di­ril­mesi ge­re­ken bir hayat par­ça­sı­dır. Alı­nan her ne­fesle be­ra­ber ha­ya­tı­mız ek­sil­mek­te­dir. Ha­ya­tı­mı­zın ne ka­da­rını boşa har­ca­dı­ğı­mızı dü­şün­dü­ğü­müzde, ne büyük za­rarda ol­du­ğu­muzu idrak ede­cek akıl ni­me­tine sa­hi­biz el­ham­dü­lil­lah. Öy­leyse ak­lı­mızı kul­la­na­rak mu­ha­se­beye baş­la­yıp neler kay­be­di­yo­ruz dü­şün­ce­siyle ge­le­cek­teki ne­fes­le­ri­mizi ihya ede­bil­me­nin ted­bir­le­rini araş­tır­ma­lı­yız.

Bi­li­yo­ruz ki ce­mi­ye­ti­miz­deki in­san­lar hemen hemen her sa­hada az veya çok bilgi sa­hi­bi­dir. Yani or­tada tam ma­na­sıyla cahil kimse ne­re­deyse yok gi­bi­dir. Ön­ce­likle bu bilgi sa­hip­le­ri­nin bir araya gelip ilmî sa­hada tev­hidi sağ­la­ma­ları la­zım­dır. Bu ilim sa­hip­le­ri­nin, biz il­mi­mizle in­san­lara nasıl fay­dalı ola­bi­li­riz, diye dü­şün­me­leri ge­re­kir. Sahip ol­du­ğu­muz bu ilimle in­san­ları nasıl sö­mü­re­ce­ğiz diye değil. Unut­ma­ya­lım ilim, tü­ke­tici bir mü­es­sese de­ğil­dir. İlim, üret­ken bir mü­es­se­se­dir.

Ne acı­dır ki gü­nü­müzde ilim sa­dece bir dip­lo­maya dön­müş­tür. Şimdi dip­lo­ma­la­rın da bir hükmü yok ya. Genç­le­ri­miz şimdi dip­lo­malı ca­hil­ler ve iş­siz­ler yı­ğını ha­line gel­miş bu­lun­mak­ta­dır. Bu pe­ri­şan­lık­tan kur­tu­la­bil­me­miz için ilim sa­hip­leri bir araya gel­me­li­dir. Zi­ra­at­çı­lar, ta­bip­ler, mü­hen­dis­ler ilim­le­rini tev­hid inancı et­ra­fında bir­leş­tir­me­li­dir. Bu işi ger­çek­leş­ti­re­cek olan bu ilim sa­hibi kar­deş­le­ri­miz ne­rede? Bir im­ti­han açılsa da “Şu kadar gö­revli alı­na­cak.” dense, hatta “Bir kişi alı­na­cak.” dense belki bin­lerce insan oraya mü­ra­caat etmez mi? Ama bir araya ge­le­cek gö­nüllü ilim eh­lini bul­mak müm­kün değil.

İlmin, bir in­sa­nın bey­ninde dur­ma­sında fayda yok­tur. Zaten bu ilim her yerde var. Çünkü Allah, kâ­i­natı ilim sı­fa­tı­nın te­cel­lisi ola­rak ya­rat­mış­tır. Kâ­i­nat def­te­rinde ilmin hepsi gö­rü­lü­yor. İlim sa­hip­leri ilim­le­rini güç­leri nis­pe­tinde ge­liş­tir­me­li­dir­ler. Yani seni öğ­re­ten hocan seni bir de­re­ceye kadar yük­selt­tiyse, orada kal­ma­ya­cak, ho­caya bir soru so­ra­cak kadar il­mini ge­liş­ti­re­cek­sin ki o da sana bu me­se­le­nin ce­va­bını ver­mek için ça­lış­maya baş­la­ya­cak, sen de ça­lış­maya mec­bur ka­la­cak­sın. Do­la­yı­sıyla ça­lış­kan ta­le­be­ler ilimde te­kâ­mül gös­te­rir­ken ho­ca­ları da on­larla be­ra­ber ilim­le­rini daha ke­mâle er­di­rir­ler.

İlmin sı­nırı yok. Hiç­bir sa­ha­daki ilmin sonu yok­tur. Daha an­la­şı­lır bir şe­kilde ifade etmek is­ter­sek ilim; kök­leri yerde, dal­ları se­maya doğru uza­nan bir ağaca ben­zer.

İlim sa­hibi mut­taki âlim­ler ça­lı­şırsa, in­san­la­rın rızık ka­pı­ları ön­le­rine açı­lır. Mem­le­ket­lerde dar­lık olmaz. Bun­dan do­layı hiç­bir dü­şün­ce­nizi basit gör­me­yi­niz.

İnan­cı­mıza göre Allah Zül­ce­lâl Haz­ret­leri, Hz. Âdem’in ka­bi­li­ye­tine bütün “esma”yı yani bütün eş­ya­la­rın plan ve prog­ra­mını yer­leş­tir­miş­tir. Do­la­yı­sıyla bu ka­bi­li­yet­ler bütün in­san­la­rın bün­ye­sine de yer­leş­ti­ril­miş­tir. Sen ak­lını kul­la­nıp ka­bi­li­ye­ti­nin üze­rin­deki per­de­leri ara­la­dı­ğın kadar bu ih­san­lar­dan fay­da­la­na­bi­lir­sin. Şunu da ha­tır­lat­ma­dan ge­çe­me­ye­ce­ğim. İn­sa­nın bün­ye­sine maddî ilim­le­rin ol­duğu gibi ma­nevî ilim­le­rin de ka­bi­li­yeti yer­leş­ti­ril­miş­tir. Do­la­yı­sıyla ma­nevî te­kâ­mü­lünü sağ­la­ma­dan maddî ilim­ler­deki ka­bi­li­ye­tini öne çı­ka­ran­lar gü­nü­mü­zün vahşi in­san­ları gibi her ta­rafı tah­rip eder­ler. Ayet-i ke­ri­mede “Onlar ekini ve nesli ifsat eder­ler.” buy­ru­lur­ken bu gi­bi­ler­den bah­se­dil­mek­te­dir.

İlmî te­kâ­mü­lü­müzü sağ­la­mak için zen­gin­le­rin de; ilim tah­sil eden­ler, ilim­le­rini kuv­ve­den fiile çı­kar­mak is­te­yen­ler için maddî fe­da­kâr­lık­larda bu­lun­ma­ları ge­re­kir. Te­kâ­mülde tev­hidi sağ­la­mak için ilim er­babı ile bir­likte zen­gin­le­ri­mize de görev düş­mek­te­dir.

Başka türlü bir­li­ği­mizi sağ­la­ya­maz ve in­san­lık âle­mi­nin te­kâ­mü­lünü temin ede­me­yiz. Bu bizi “İl­mi­niz kadar yük­se­lir­si­niz, ce­ha­le­ti­niz kadar ba­tar­sı­nız.” ha­ki­ka­tiyle karşı kar­şıya ge­tir­mek­te­dir. Şunu da ke­sin­likle bil­me­li­si­niz ki; tev­hid dü­şün­ce­sin­den mah­rum bir ilimle ce­ha­let bu­lut­la­rı­nın üs­tüne çıkıp ha­ki­kat gü­ne­şini sey­re­de­mez­si­niz.

Gü­nü­müz in­sa­nı­nın oku­duğu ilimle in­san­lar sa­dece duygu ve dü­şün­ce­le­rine veya başka in­san­lara esir olur­lar. Hâl­buki yirmi beş se­ne­lik bir tah­sil, esa­ret için çe­kil­mez. Tev­hid dü­şün­ce­sin­den uzak olan bütün bu uğ­raş­la­rı­mız bir yer­lere esir olmak için midir? Esir olunca Hakk’ı ne ko­nu­şa­bi­lir ne de sa­vu­na­bi­lir­sin.

Yıl­lar boyu siz­lere, “En büyük cihad nedir, bilir mi­si­niz?” diye sor­mak­ta­yız. En büyük ci­had­lar­dan bi­risi “Bir za­lime karşı onun hak­sız­lı­ğını söy­le­mek­tir.” Bu dav­ra­nışı bazen bir sar­hoş da ya­pı­yor, inan­ma­mış bir insan da ya­pı­yor. Fakat bun­dan daha zoru da var­dır. O da sev­di­ğine karşı, zen­gine karşı, bağlı ol­du­ğu­nuz mü­es­se­seye karşı hak­sız­lık­la­rını söy­le­mek­ten çe­kin­me­mek­tir. Zor olan da budur. Çünkü şimdi dünya de­ğişti. İn­san­lar için dünya her şey­den kıy­metli. Onun için en büyük cihad, makam ve mevki sa­hip­leri ile hak­sız ser­vet sa­hibi olan zen­gi­nin kar­şı­sında doğ­ruyu söy­le­mek­tir. Onlar hak­sız­lık­la­rını hiç kabul et­mez­ler. Do­la­yı­sıyla bu dav­ra­nı­şın önünde de ga­yeye ulaş­mak için büyük zor­luk­lar var­dır.

Fakat biz âle­min ka­pı­sına nasıl esir ola­ca­ğı­mı­zın der­din­de­yiz. Bu, bir mü’min ola­rak bize ya­kış­maz. Allah, kul­la­rını hür ya­rat­mış­tır. Hür ya­şa­ma­mız için tek ça­re­nin de ilim öğ­ren­mek ve bil­dik­le­ri­mizle üret­mek ol­du­ğunu bil­me­li­yiz. Yani öğ­ren­dik­le­ri­mizi in­san­lı­ğın te­kâ­mülü için kul­la­na­ca­ğız. Çünkü tek­rar ede­lim ki ilim; üre­tici bir sı­fat­tır, tü­ke­tici değil.

Öy­leyse bi­le­lim ki bir an önce ted­bi­ri­mizi alıp va­zi­fe­le­ri­mizi ye­rine ge­ti­rir­sek kur­tu­lu­ruz. Aksi halde yıl­lar boyu yap­tı­ğı­mız gibi, şu böyle yaptı, bu şöyle söy­ledi, di­ye­rek ten­kit ve ko­nuş­mayla va­kit­le­ri­mizi ge­çi­rir­sek hiç­bir yere va­ra­ma­yız.

Yıl­lar yılı, bir in­sanı met­he­de­cek olsan bir işe ya­ra­maz. Fakat in­san­ları yap­tık­ları güzel şey­ler­den do­layı tak­dir, tal­tif ve teş­vik ede­ce­ğiz. Yap­tık­ları ha­yırlı iş­leri met­he­de­ce­ğiz, şa­hıs­la­rın ken­di­le­rini değil. Çünkü insan met­he­di­lince kibre ka­pı­lıp gu­rur­la­nı­yor. Sonra hem ken­dine zarar ve­ri­yor hem de ba­şı­mıza dert olu­yor­lar. Enâ­ni­yete ka­pı­lıp, amel­le­rini de mah­ve­di­yor­lar.

Bir iş ya­pana işi se­be­biyle il­ti­fatta bu­lu­nur­sa­nız in­san­ları güzel iş yap­maya teş­vik etmiş olur­su­nuz. İyi iş yapan insan artık yap­tı­ğın­dan do­layı tak­dir edil­diği için her­kes de işini en güzel şe­kilde yap­mak için adeta ya­rı­şır. Ama kuru bir sözle, fa­lanca büyük adam­dır, fa­lanca iyi adam­dır, der­se­niz bir şey elde ede­mez­si­niz. Hak­sız yere, layık ol­ma­dığı şe­kilde in­san­ları bü­yü­tür­se­niz kavga ve çe­kiş­me­ler baş­lar. Bun­dan do­layı, ben büyük ada­mım, ben akıllı ada­mım, de­meye gerek yok. Sen yap­tık­la­rınla büyü ve in­san­lar onu gö­re­rek seni tak­dir et­sin­ler. O zaman söze ih­ti­yaç kal­ma­dı­ğını gö­rür­sün. Demek is­ti­yo­ruz ki işi­niz, ha­ya­tı­nız sizin şa­hi­di­niz olsun. Ha­li­nizle sö­zü­nüz bir­leş­sin, ha­li­niz sizi met­het­sin, sö­zü­nüz değil. Çünkü in­san­lar lafla bü­yü­mez­ler. Ya­şan­tı­la­rıyla bü­yür­ler.

Ta­rihe ba­kar­sa­nız ec­da­dı­nı­zın, söz­lerle değil ya­şa­yış­la­rıyla bü­yü­dük­le­rini gö­rür­sü­nüz. Onun için Hâlik’in siz­den bek­le­diği şey; il­mi­ni­zin, ya­şan­tı­nızda mu­hak­kak te­za­hür et­me­si­dir. Allah, ken­di­sini ta­nıt­mak için kâ­i­natı ya­rat­mış­tır. Buna âlem dedik. Peki, âlem nedir? Âlem, ya­ra­tı­cı­sını ta­nı­tan bir ni­şan­dır. O vakit her­ke­sin il­mi­nin bir alâ­meti ol­ması la­zım­dır. Her­ke­sin de, sahip ol­duğu ilim­den bir şey mey­dana çı­kar­ması la­zım­dır. İl­mi­nin te­cel­lisi ve te­za­hürü ken­di­sinde gö­rü­len kim­se­ler baş­ka­la­rı­nın ka­pı­sında el bağ­la­maya ih­ti­yaç duy­maz. Ger­çek ma­nada, mes­le­ği­nin er­babı olan bir kim­se­nin mağ­dur ola­ca­ğını dü­şün­mek müm­kün de­ğil­dir. Böyle kim­se­ler kendi mem­le­ket­le­rinde tak­dir edil­mez­lerse, başka mem­le­ket­ler­den, il­min­den is­ti­fade edil­mek üzere davet alır. Şu anda bir­çok ilim ada­mı­mız başka ül­ke­lerde ça­lış­mı­yor mu?

Dün­yevî ilim­lerde biraz ka­bi­li­yet sa­hibi olan in­san­la­rı­mıza dün­ya­nın her ta­ra­fında ka­pı­lar açık­tır. Ama tem­bel in­san­lar baş­ka­la­rı­nın ka­pı­sında köle ola­rak ya­şa­maya mah­kûm ol­muş­lar­dır, bun­dan sonra da öyle ola­cak­tır.