BİRİLERİNE ESİR OLMAK İÇİN Mİ OKUYORUZ?

İnsanoğlu, nereden geldiğini, nereye doğru gittiğini; her an, her nefes neler yapma mecburiyetinde olduğunu daima tefekkür etmelidir. Çünkü her nefesimiz o anda değerlendirilmesi gereken bir hayat parçasıdır. Alınan her nefesle beraber hayatımız eksilmektedir. Hayatımızın ne kadarını boşa harcadığımızı düşündüğümüzde, ne büyük zararda olduğumuzu idrak edecek akıl nimetine sahibiz elhamdülillah. Öyleyse aklımızı kullanarak muhasebeye başlayıp neler kaybediyoruz düşüncesiyle gelecekteki nefeslerimizi ihya edebilmenin tedbirlerini araştırmalıyız.

Biliyoruz ki cemiyetimizdeki insanlar hemen hemen her sahada az veya çok bilgi sahibidir. Yani ortada tam manasıyla cahil kimse neredeyse yok gibidir. Öncelikle bu bilgi sahiplerinin bir araya gelip ilmî sahada tevhidi sağlamaları lazımdır. Bu ilim sahiplerinin, biz ilmimizle insanlara nasıl faydalı olabiliriz, diye düşünmeleri gerekir. Sahip olduğumuz bu ilimle insanları nasıl sömüreceğiz diye değil. Unutmayalım ilim, tüketici bir müessese değildir. İlim, üretken bir müessesedir.

Ne acıdır ki günümüzde ilim sadece bir diplomaya dönmüştür. Şimdi diplomaların da bir hükmü yok ya. Gençlerimiz şimdi diplomalı cahiller ve işsizler yığını haline gelmiş bulunmaktadır. Bu perişanlıktan kurtulabilmemiz için ilim sahipleri bir araya gelmelidir. Ziraatçılar, tabipler, mühendisler ilimlerini tevhid inancı etrafında birleştirmelidir. Bu işi gerçekleştirecek olan bu ilim sahibi kardeşlerimiz nerede? Bir imtihan açılsa da “Şu kadar görevli alınacak.” dense, hatta “Bir kişi alınacak.” dense belki binlerce insan oraya müracaat etmez mi? Ama bir araya gelecek gönüllü ilim ehlini bulmak mümkün değil.

İlmin, bir insanın beyninde durmasında fayda yoktur. Zaten bu ilim her yerde var. Çünkü Allah, kâinatı ilim sıfatının tecellisi olarak yaratmıştır. Kâinat defterinde ilmin hepsi görülüyor. İlim sahipleri ilimlerini güçleri nispetinde geliştirmelidirler. Yani seni öğreten hocan seni bir dereceye kadar yükselttiyse, orada kalmayacak, hocaya bir soru soracak kadar ilmini geliştireceksin ki o da sana bu meselenin cevabını vermek için çalışmaya başlayacak, sen de çalışmaya mecbur kalacaksın. Dolayısıyla çalışkan talebeler ilimde tekâmül gösterirken hocaları da onlarla beraber ilimlerini daha kemâle erdirirler.

İlmin sınırı yok. Hiçbir sahadaki ilmin sonu yoktur. Daha anlaşılır bir şekilde ifade etmek istersek ilim; kökleri yerde, dalları semaya doğru uzanan bir ağaca benzer.

İlim sahibi muttaki âlimler çalışırsa, insanların rızık kapıları önlerine açılır. Memleketlerde darlık olmaz. Bundan dolayı hiçbir düşüncenizi basit görmeyiniz.

İnancımıza göre Allah Zülcelâl Hazretleri, Hz. Âdem’in kabiliyetine bütün “esma”yı yani bütün eşyaların plan ve programını yerleştirmiştir. Dolayısıyla bu kabiliyetler bütün insanların bünyesine de yerleştirilmiştir. Sen aklını kullanıp kabiliyetinin üzerindeki perdeleri araladığın kadar bu ihsanlardan faydalanabilirsin. Şunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim. İnsanın bünyesine maddî ilimlerin olduğu gibi manevî ilimlerin de kabiliyeti yerleştirilmiştir. Dolayısıyla manevî tekâmülünü sağlamadan maddî ilimlerdeki kabiliyetini öne çıkaranlar günümüzün vahşi insanları gibi her tarafı tahrip ederler. Ayet-i kerimede  “Onlar ekini ve nesli ifsat ederler.” buyrulurken bu gibilerden bahsedilmektedir.

İlmî tekâmülümüzü sağlamak için zenginlerin de; ilim tahsil edenler,  ilimlerini kuvveden fiile çıkarmak isteyenler için maddî fedakârlıklarda bulunmaları gerekir. Tekâmülde tevhidi sağlamak için ilim erbabı ile birlikte zenginlerimize de görev düşmektedir.

Başka türlü birliğimizi sağlayamaz ve insanlık âleminin tekâmülünü temin edemeyiz. Bu bizi “İlminiz kadar yükselirsiniz, cehaletiniz kadar batarsınız.” hakikatiyle karşı karşıya getirmektedir. Şunu da kesinlikle bilmelisiniz ki; tevhid düşüncesinden mahrum bir ilimle cehalet bulutlarının üstüne çıkıp hakikat güneşini seyredemezsiniz.

Günümüz insanının okuduğu ilimle insanlar sadece duygu ve düşüncelerine veya başka insanlara esir olurlar. Hâlbuki yirmi beş senelik bir tahsil, esaret için çekilmez. Tevhid düşüncesinden uzak olan bütün bu uğraşlarımız bir yerlere esir olmak için midir? Esir olunca Hakk’ı ne konuşabilir ne de savunabilirsin.

Yıllar boyu sizlere, “En büyük cihad nedir, bilir misiniz?” diye sormaktayız. En büyük cihadlardan birisi “Bir zalime karşı onun haksızlığını söylemektir.” Bu davranışı bazen bir sarhoş da yapıyor, inanmamış bir insan da yapıyor. Fakat bundan daha zoru da vardır. O da sevdiğine karşı, zengine karşı, bağlı olduğunuz müesseseye karşı haksızlıklarını söylemekten çekinmemektir. Zor olan da budur. Çünkü şimdi dünya değişti. İnsanlar için dünya her şeyden kıymetli. Onun için en büyük cihad, makam ve mevki sahipleri ile haksız servet sahibi olan zenginin karşısında doğruyu söylemektir. Onlar haksızlıklarını hiç kabul etmezler. Dolayısıyla bu davranışın önünde de gayeye ulaşmak için büyük zorluklar vardır.

Fakat biz âlemin kapısına nasıl esir olacağımızın derdindeyiz. Bu, bir mü’min olarak bize yakışmaz. Allah, kullarını hür yaratmıştır. Hür yaşamamız için tek çarenin de ilim öğrenmek ve bildiklerimizle üretmek olduğunu bilmeliyiz. Yani öğrendiklerimizi insanlığın tekâmülü için kullanacağız. Çünkü tekrar edelim ki ilim; üretici bir sıfattır, tüketici değil.

Öyleyse bilelim ki bir an önce tedbirimizi alıp vazifelerimizi yerine getirirsek kurtuluruz. Aksi halde yıllar boyu yaptığımız gibi, şu böyle yaptı, bu şöyle söyledi, diyerek tenkit ve konuşmayla vakitlerimizi geçirirsek hiçbir yere varamayız.

Yıllar yılı, bir insanı methedecek olsan bir işe yaramaz. Fakat insanları yaptıkları güzel şeylerden dolayı takdir, taltif ve teşvik edeceğiz. Yaptıkları hayırlı işleri methedeceğiz, şahısların kendilerini değil. Çünkü insan methedilince kibre kapılıp gururlanıyor. Sonra hem kendine zarar veriyor hem de başımıza dert oluyorlar. Enâniyete kapılıp, amellerini de mahvediyorlar.

Bir iş yapana işi sebebiyle iltifatta bulunursanız insanları güzel iş yapmaya teşvik etmiş olursunuz. İyi iş yapan insan artık yaptığından dolayı takdir edildiği için herkes de işini en güzel şekilde yapmak için adeta yarışır. Ama kuru bir sözle, falanca büyük adamdır, falanca iyi adamdır, derseniz bir şey elde edemezsiniz. Haksız yere, layık olmadığı şekilde insanları büyütürseniz kavga ve çekişmeler başlar. Bundan dolayı, ben büyük adamım, ben akıllı adamım, demeye gerek yok. Sen yaptıklarınla büyü ve insanlar onu görerek seni takdir etsinler. O zaman söze ihtiyaç kalmadığını görürsün. Demek istiyoruz ki işiniz, hayatınız sizin şahidiniz olsun. Halinizle sözünüz birleşsin, haliniz sizi methetsin, sözünüz değil. Çünkü insanlar lafla büyümezler. Yaşantılarıyla büyürler.

Tarihe bakarsanız ecdadınızın, sözlerle değil yaşayışlarıyla büyüdüklerini görürsünüz. Onun için Hâlik’in sizden beklediği şey; ilminizin, yaşantınızda muhakkak tezahür etmesidir. Allah, kendisini tanıtmak için kâinatı yaratmıştır. Buna âlem dedik. Peki, âlem nedir? Âlem, yaratıcısını tanıtan bir nişandır. O vakit herkesin ilminin bir alâmeti olması lazımdır. Herkesin de, sahip olduğu ilimden bir şey meydana çıkarması lazımdır. İlminin tecellisi ve tezahürü kendisinde görülen kimseler başkalarının kapısında el bağlamaya ihtiyaç duymaz. Gerçek manada, mesleğinin erbabı olan bir kimsenin mağdur olacağını düşünmek mümkün değildir. Böyle kimseler kendi memleketlerinde takdir edilmezlerse, başka memleketlerden, ilminden istifade edilmek üzere davet alır.  Şu anda birçok ilim adamımız başka ülkelerde çalışmıyor mu?

Dünyevî ilimlerde biraz kabiliyet sahibi olan insanlarımıza dünyanın her tarafında kapılar açıktır. Ama tembel insanlar başkalarının kapısında köle olarak yaşamaya mahkûm olmuşlardır, bundan sonra da öyle olacaktır.

NEFHA-İ MUHAMMED (S.A.V) -ŞÜKÜR DAMLALARI-

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذَا صَلَّى قَامَ حَتَّى تَفَطَّرَ رِجْلَاهُ، قَالَتْ عَائِشَةُ: يَا رَسُولَ اللهِ أَتَصْنَعُ هَذَا، وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ،…

BUNCA NİMETLERİN SAHİBİNİ TANIMAMAK EN BÜYÜK NANKÖRLÜKTÜR

Şükür, sözlükte “yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek, ona minnettar olmak” demektir. Şükür kelimesinin ıstılâhî manası; “verilen herhangi bir nimetten dolayı bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile saygı…

ŞÜKRÜN HAKÎKÂTİ

er-Râğib el-İsfehânî, Müfredât adlı eserinde şöyle diyor: “ Şükür; nimeti tasavvur etmek ve onu izhar etmektir. Şükrün zıddı küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve onu örtmektir.”

ŞÜKÜR

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdü lillâhi Rabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. “Rabbiniz şunu ilan etti. Eğer şükrederseniz artırırım. Şayet nankörlük yaparsanız azabım şiddetlidir.”[1]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir