TAŞRALARDA AHVÂL-İ MEDÂRİS ULEMÂYA İNTİBAH* – İlyas Muhtar (Gorna’da Rüştiye Muallimi Kocacıklı)

Neşre Hazırlayan: Abdullah Taha İmamoğlu**

İlan-ı Meşrutiyeti müteakip medârisin yeni bir eser-i hayat göstereceğini herkes ve bilhassa mensubîni, ümit ve intizar ederdi. Ne çare ki bütün bu ümitler intizarlar boşa çıktı. Yalnız İstanbul’daki medâristen bazıları ıslah edilerek bunlara zaman-ı hazır terakkiyyatıyla mütenasip programlar tanzim ve fennî dersler idhal edildi. Fakat bu pek mahdut. Yalnız İstanbul’a münhasır kaldı. Taşra medreseleri eski halinden beter bir haldedir. İçlerinde talebe namına kimse bulunmuyor. Medreselerin kapıları duvarları inleye inleye yıkılıyor. Millet-i İslam’a veda eder.

Diyor ki:

“Ey Millet-i İslam! Sizin Fatihleriniz Hind’e, Turan’a, Endülüs’e, Viyana’ya gittikleri vakit saik-i hakiki kim idi. Onlar tahsillerini nerede ikmal etmiş ilmi, ahlÂkı nereden almıştı?

Siz eslâfın hayru’l-halef evladı değil misiniz? Şimdi beytü’l-ankebut ve mâil-i inhidam olan bu alçak tavanlı rutubetli odalarımızda öyle müellifler, müfessirler, mühendisler yetişti ki âsârı, Avrupa hükeması tarafından tercüme edilmiş, onları bile müstefid kılmıştır. Şimdi böyle harap olalım yıkılalım, reva mıdır? Uyanınız ey millet-i İslam! Vaktiyle hakiki ittihadı tesis eden medâris harab oluyor, ey millet-i İslam!

Bu müesseselerin yeniden ıslah ve imarına çalışmaz, zamanımız terakkiyatıyla mütenasip dersler ilave ederek müderrisler, muallimler, mürebbiler tutmaz, hakiki mürşidler yetiştirmezseniz biliniz ki gittiğimiz yol uçuruma gider.

Ey ulemâ! Siz acaba ne vakit uyanacaksınız? Acaba ne vakit bu millet-i İslam’ın fedakâr evlatları, hakiki mürşidleri olacaksınız? Artık tedârik-i maişet için değil “inne’d-dine ındellahi’l-İslam”ı[1] tefhim, hakkı telkin, millet-i İslam’ı irşad için uğraşmalı; aç kalmayı, mahbusâtı, ölümü göze almalı da  من علم علمًا ثم كتمه ألجمه الله يوم القيامة بلجام من نار “Her kimbir ilim öğrenir de onu gizlerse kıyamet günü Allah Teâlâ onun ağzına ateşten bir gem vurur.” hadis-i âlisiyle[2]beyan buyurulan azâb-ı ilahiyeden necâtı tefekkür, tezekkür etmeli, ona göre irad-ı mâkâl, isbat-ı mevcudiyet eylemeli, acaba aramızda zuhur eden nifak ve şikak nereden başlıyor?

Bunların mebdei dinî hatalarımız değil midir? Haramı helal itikad ile evâmir-i ilahiyeyi imtisal, nevâhisinden ictinab etmeyen kavim işte bizim gibi daima şahsiyata, tezvirata kapılır da yine kendileri hesabına birçok felaketlere sebebiyet verir, yazık değil mi, siz ulemâ-yı muhtereme eski kuvvetinizi göstermelisiniz ki üzerinize terettüp etmiş olan vezâifi ifa etmiş olasınız. Eğer siz irşada azmederseniz nûr-ı irfân-ı şeriat memâlik-i Osmaniye dâhiline değil bütün âlem-i İslam’a yayılır.

Ey ulemâ-yı kirâm!

كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤول عَنْ رَعِيَّتِهِ hadîs-i âli-i Peygamberiyi[3] âleme tefsir eder de hakk-ı verâsetiniz olup hissenize isabet eden kısmı niçin almazsınız? Hür olunuz. Kendi nefsinizi unutmayınız. Dinin sûret-i bekâsını, medârisin vücud ve lüzûmunu ahâli-yi İslam’a anlatınız. Zira rûz-ı mahşerde Cenâb-ı Hakk tarafından beherinize ayrıca hitap edilerek, “Ey âlim! İhsan ettiğim ilmi nereye sarfettin? Şükranını ne yolda îfa ettin?” denileceği sırada, cevabınız nedir?

 العلماء ورثة الأنبياء hadîs-i hikmet-beyanıyla[4]tavsif eden Peygamber-i Zîşânımız, “Ümmetim için nasıl çalıştın?” diye sual ederse, ne cevap vereceksiniz? Ey ulemâ, tarîk-i şeriattan çıkanları, hak sözü tutmayanları evâmir-i ilahiyeye imtisal etmeyenleri azâb-ı elîm ile tebşir etmeye memursunuz. Hatıra getirmez misiniz ki îfası lazım ve vâcib olan şeyi yerine getirmediğinizden şefaat-ı Peygamberîden mahrum ve azâb-ı ilahiye müstahak olacaksınız. Ulemâ, artık uyanınız da millet-i İslam’ı uyandırınız.


[1] “Hak din, Allah indinde İslâm’dır (Müslümanlıktır).”       Âl-i İmrân, 3/19.

[2] Süyûtî, Câmiu’l-ehadîs, XXI/73.

[3] “Her biriniz yöneticisiniz [râî/çoban] ve yönetiminiz altındakilerden mesulsünüz.” Ebû Dâvûd, el-Harâc ve’l-İmâre ve’l-Fey 1. 

[4] “Âlimler peygamberlerin mirasçısıdır.” Ebû Dâvûd, İlim,            1; Tirmizî, İlim, 19.

MADDE İLE MÂNÂ BİRLEŞMEZSE İNSANLIK BİRLEŞMEZ*

Allah Zülcelal ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemâl Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Allah Teâlâ, bir rahmet sofrasında daha bir araya toplanma fırsatını…

Nefha-i Muhammed (sav.) -Allah Teâlâ’nın, Bir Kulunu Sevmesi-

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «إِذَا أَحَبَّ اللَّهُ عَبْدًا نَادَى جِبْرِيلَ: إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ فُلاَنًا فَأَحِبَّهُ، فَيُحِبُّهُ جِبْرِيلُ، فَيُنَادِي جِبْرِيلُ فِي أَهْلِ السَّمَاءِ: إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ فُلاَنًا…

KİMLERLE BERABERİZ?

Kutsî bir hadîs-i şerîfte Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazine iken bilinip tanınayım diye kâinatı yoktan var ettim (yaratılması gerekenleri yarattım).”[1] Kâinattaki her varlığın, Allah’ı tesbih, tenzih ve takdis ettiğine dair birçok âyet-i…

VAKTİMİZİ AZİZ BİLMEK TÂATE SARF EYLEMEK

Yüce Rabbimiz sayısız nimetlerini biz kullarına ihsan etmekte, şükredilen nimeti de arttıracağını müjdelemektedir. Hakkıyla kadir ve kıymeti bilinip şükredilmesi gereken nimetlerin başında da vakit gelmektedir. Çünkü Rabbimiz Kur’ân-ı Mübîn’inde bu büyük nimete,  Habîbi’nin yaşadığı Asr-ı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir