Madde ile Mânâ Birleşmezse İnsanlık Birleşmez

55. Sayı · 2018/5

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Allah Zül­ce­lal ve’l-Kemâl Teâlâ ve Te­kad­des Haz­ret­le­rine Celâl Zâ­tına, Kemâl Sı­fat­la­rına lâyık hamd ü se­nâ­lar, Rasûl-i Ekrem Efen­di­miz’e (s.a.v) sa­yı­sız son­suz salât u se­lam­lar olsun.

Allah Teâlâ, bir rah­met sof­ra­sında daha bir araya top­lanma fır­sa­tını biz­lere nasip bu­yur­duğu gibi bir gün cen­net âle­minde Ra­sû­lul­lah’ın (s.a.v) kom­şu­lu­ğunda da bir araya ge­le­bil­meyi her bi­ri­mize nasip ve mü­yes­ser bu­yur­sun.

Rab­bi­miz, dünya ha­ya­tında madde ile mâ­nâyı bir araya ce­me­de­rek mad­deyi mâ­nâ­nın var­lı­ğına şahit kıl­mış­tır. As­lında di­ye­bi­li­riz ki maddî âlemde gör­dük­le­ri­mi­zin hepsi mâ­nâ­nın is­patı için­dir. Eğer Allah Teâlâ madde âle­min­deki var­lık­ları ya­rat­ma­saydı, mâ­nâyı tes­pit et­me­miz müm­kün ola­mazdı. Zaten mânâ âle­minde olan biz­leri Allah Zül­ce­lâl ken­di­sine kul­luk gö­re­vi­mizi ya­pa­bil­me­miz için bir im­ti­han mey­danı olan dün­yaya gön­derdi ve var et­tiği maddî âlem ile biz­lere bu im­ti­hanı ba­şa­rıyla ge­çe­bil­me­miz için ge­rekli şey­leri ver­miş oldu. Dün­yayı ahi­re­tin tar­lası kıldı.

Öy­leyse biz­ler de maddî ha­ya­tı­mızda ye­rine ge­tir­di­ği­miz her iba­de­ti­mi­zin as­lında bir tohum ola­rak Allah’ın kul­luk tar­la­sına ekil­di­ğini veya hata is­yan­la­rı­mı­zın bir isyan to­humu ola­rak Allah’ın kul­luk tar­la­sına ekil­di­ğini dü­şün­me­li­yiz.

Şunu da bil­me­li­yiz ki maddî ha­ya­tı­mızda şahit ol­du­ğu­muz ha­di­se­le­rin mânâ âle­minde bir kar­şı­lığı bu­lun­mak­ta­dır.

Şu maddî be­de­ni­mizi dü­şü­ne­lim. Be­de­ni­mi­zin ye­meye-iç­meye ih­ti­yacı ol­du­ğunu he­pi­miz bi­li­riz. Aç olur, susar. Ama bir de ru­hu­muz var. Ru­hu­muz da aç olur, susar. Maddî aç­lı­ğı­mı­zın far­kında ol­du­ğu­muz gibi ma­nevî ha­ya­tı­mı­zın ve onun ih­ti­yaç­la­rı­nın far­kında ola­bil­dik mi? Ola­bi­li­yor muyuz? İnsan ruhu da bes­le­nir, güç­süz hale düşer, za­yıf­lar, hasta olur ve te­davi edi­lir.

Dün­ya­mıza dik­katle bak­tı­ğı­nız vakit ma­nevî has­ta­lık­la­rın bir sal­gın ha­line gel­di­ğini gö­rü­rüz. Beden hasta olunca dünya ha­ya­tında bir fert zarar görür, ruh hasta olunca ise hem fert hem de bütün in­san­lık dünya ve ahi­rette zarar görür. Çünkü ruh hasta olunca in­san­lık, du­ru­mu­nun mu­ha­ke­me­sini yapma kud­re­tini kay­be­di­yor, çev­re­sinde olup bi­ten­leri gör­mü­yor, in­san­lı­ğın ha­line ba­ka­mı­yor, in­san­lı­ğın içine sü­rük­len­diği fe­la­ket­ler­den nasıl kur­tu­la­ca­ğı­nın he­sap­la­rını ya­pa­mı­yor, sa­dece nef­sin istek ve ar­zu­la­rını ye­rine ge­tir­me­nin gay­reti içe­ri­sinde bu­lu­nu­yor, her­kes nef­sini dü­şü­nü­yor. Fakat nefsi dü­şün­mekle insan ruhu bes­len­mi­yor. Ruhun has­ta­lık­la­rını gü­zelce araş­tı­ra­rak te­da­vi­sini yap­ma­nın gay­reti içe­ri­sinde olmak ge­rek­li­dir.

İnsan ruhu her ne kadar fert­lerde bir te­cel­li­yât ha­linde te­za­hür et­mişse de bu fert­ler­deki ruh küllî bir ruhun te­cel­li­sin­den iba­ret­tir. İn­sa­nın tek bir ruh­tan mey­dana gel­di­ğini kav­ra­dı­ğı­mız an bu ruh­tan bes­le­nen diğer in­san­la­rın çek­tiği çile, me­şak­kat ve acıyı her fert ken­di­sinde his­se­der. Kemal yol­cu­ğuna adım atan böyle bir kim­se­nin baş­ka­la­rı­nın in­cin­me­sin­den ağ­la­ma­sın­dan aç kal­ma­sın­dan zevk al­ması ta­hay­yül dahi edil­mez. Bu kimse kendi çile ve der­dini çek­tiği gibi diğer in­san­la­rın da çile me­şak­kat­le­ri­nin der­dini çeker. Ama in­san­la­rın ya­ra­tıl­dık­ları ruhla ir­ti­bat­la­rını sağ­la­yan bağı ko­par­dık­la­rında, yer­yü­zünde ay­rı­lık­ları ve pe­ri­şan­lık­ları gö­rür­sü­nüz. Artık her­kes ferdî he­sa­bı­nın pe­şine düşer. Kimse kim­se­nin der­diyle dert­len­mez.

Bu­har­la­şa­rak yük­se­len deniz su­la­rını bi­lir­si­niz. De­niz­den ay­rıl­ma­ları on­la­rın yük­sel­me­sine mani ol­ma­mak­ta­dır. Ama bu yük­se­liş­leri on­ları kur­tu­luşa ve arın­maya mı eriş­ti­ri­yor? De­niz­den ay­rı­lan su­la­rın bir müd­det sonra bir yer­lere yağ­mur ola­rak düş­tü­ğüne şahit olu­ruz. Eğer düş­tük­leri yer­den bir şe­kilde de­nize ula­şa­mazsa ya da top­rağa nüfûz ede­mezse bu su­la­rın kir­le­nip aza­la­rak bir mik­rop yu­vası ha­line gel­di­ğini gö­rür­sü­nüz. Ne­ti­cede o su­la­rın aslî yu­va­la­rına yani uzak­laş­mış ol­duk­ları de­nize dö­ne­rek tev­hide eriş­me­dik­ten sonra arı­nıp te­miz­len­mesi müm­kün ol­mu­yor.

Ra­hat­lıkla di­ye­bi­li­riz ki in­san­lık da aslî ru­huna dönüş yap­ma­dığı müd­detçe se­fa­let­ten ve fe­la­ket­ler­den kur­tu­la­ma­ya­cak­tır. O da bu küllî ruh­tan ay­rıl­dık­tan sonra dün­yevî me­se­le­lerde te­kâ­mül edip in­san­lara hük­me­de­bi­lir fakat aslî ru­huna yö­nel­me­diği müd­detçe her an gü­cünü kay­be­der ve sefil bir halde ahi­rete göçer.

Bun­dan do­layı nef­si­mize uya­rak bir­bi­ri­miz­den ay­rı­lıp bir ke­nara çe­ki­le­rek bir­lik ve be­ra­ber­li­ği­mizi mah­vet­me­ye­lim. Nef­si­nize uyup ay­rı­lıp yük­se­le­bi­lir­si­niz ama ye­ni­den küllî ruha dönüş yap­ma­dıkça mik­rop­lar­dan arın­mış bir hayat sü­re­mez­si­niz. Ancak ay­rıl­dı­ğı­nız de­nize ka­rış­tı­ğı­nızda mik­rop­la­rı­nız­dan arı­na­bi­lir­si­niz. Zira de­nize akan kirli su­la­rın onun bü­yük­lüğü içinde te­miz­len­diği gibi ruh­lar da külli ruha yö­nel­diği vakit top­lum­daki çar­pık­lık­lar dü­zel­meye baş­lar. Ay­rı­lık­larla bir şey elde edi­le­mez.

İnsan tev­hid nu­run­dan gafil ol­du­ğunda bu bir­lik­te­li­ğin sağ­la­ya­cağı imkân ve ih­san­la­rın far­kında ola­mı­yor. Ne­tice ola­rak da ay­rı­lıkta fa­zi­let ara­yan top­lum­ları mey­dana ge­ti­ri­yor­lar. Et­ra­fı­nıza bak­tı­ğı­nız vakit in­san­la­rın bir­bir­le­rine yak­laş­ma­la­rına mani olan he­sap­la­rın ne­re­deyse bütün sa­ha­larda var ol­duk­la­rını gö­rür­sü­nüz. İn­san­la­rın de­ği­şik isim­ler al­tında top­lu­luk­lar te­şek­kül et­tir­dik­le­rini ve bunu adeta gaye edin­dik­le­rini gö­rür­sü­nüz. İlim câ­mi­ası, so­fu­lar câ­mi­ası, irşad câ­mi­ası… vs. vs. ca­mi­ası. Her­kes kar­şı­sın­da­kini bir isimle ad­lan­dı­ra­rak ona karşı cephe oluş­tu­ru­yor. Ve her­kes bir­bir­le­rin­den ay­rıl­dıkça fa­zi­let elde et­tiği his­sine ka­pı­lı­yor. Böy­le­likle ara­daki bağ­lar ko­pu­yor bir müd­det sonra da düş­man­la­rın ya­pa­ma­dık­la­rını bir­bir­le­rine karşı yap­maya baş­lı­yor­lar. Önce düş­man ke­si­li­yor sonra bir daha bir­bir­le­ri­nin yü­züne ba­ka­ma­ya­cak şe­kilde ha­ka­ret­lerde bu­lu­nu­yor­lar. Do­la­yı­sıyla nef­sin, şey­ta­nın ve şey­tan­laş­mış in­san­la­rın istek ve ar­zu­la­rına köle ha­line gel­dik­le­rini fark ede­mi­yor­lar.

Bu ay­rı­lık in­san­lığa ne fayda ge­ti­rir an­la­mak müm­kün değil. Hâl­buki insan bir ruh ola­rak ifade edi­lir. Bütün in­san­lık Allah’ın ya­rat­tığı mah­lû­kat­tır. Bu ümmet, âhir zaman pey­gam­beri olan ve âlem­lere rah­met ola­rak gön­de­ri­len Hz. Mu­ham­med Mus­tafa’nın (s.a.v) üm­me­ti­dir. On­la­rın de­ği­şik isim­lerle bir­bir­le­rin­den ay­rı­lış­ları de­niz­den ay­rı­lan su­la­rın ha­line ben­zer. Arı­nıp kur­tul­ma­ları için de­nize dön­me­leri ge­rek­ti­ğini bi­le­mez­lerse; ay­rı­lır­lar, ta­ru­mar olur­lar, bir­bir­le­rine düş­man olur­lar ve as­lında ken­di­le­ri­nin so­nunu ha­zır­lar­lar. Kur­tu­lu­şu­muz ancak küllî ruha yö­nel­me­mizle müm­kün­dür. Bu bir­liği tesis et­me­miz için de ev­vela kendi dün­ya­mızda madde ile mâ­nâ­mızı bir­leş­tir­me­nin gay­re­tinde ol­ma­lı­yız.

Malum ol­duğu üzere insan madde ve mâ­nâ­dan te­şek­kül et­mek­te­dir. Mâ­nâ­mız ru­hu­muz, mad­de­miz ise be­de­ni­miz­dir. Yal­nızca mânâ ci­he­ti­mizle kul is­mini al­ma­mız müm­kün de­ğil­dir. Beden de mâ­nâsı olan ruh­tan ay­rı­lınca kul ola­mı­yor. Çünkü artık bir ce­set­tir. Kul is­mini ala­bil­mek için in­sa­nın madde ile mâ­nâ­sı­nın bir­leş­mesi ge­re­kir. Ruh ile beden bir­le­şince kul is­mi­nin alı­na­bi­le­ceği ilim eh­li­nin it­ti­fa­kıyla sa­bit­tir.

Öy­leyse gaye edin­di­ği­miz kul­luğa ula­şa­bil­me­miz için be­de­ni­mizle ru­hu­muzu bir arada ya­şat­ma­mız ge­rek­mek­te­dir. Ama in­san­lara ba­kı­yor­su­nuz ki bir top­lum mad­deyi mâ­nâ­dan ayı­rı­yor, bir top­lum da mâ­nâyı mad­de­den ayı­rı­yor. Mâ­nâyı mad­de­den ayı­ran top­luma bak­tı­ğı­nızda on­la­rın da de­ği­şik isim­ler al­tında bir­bir­le­rin­den ay­rıl­dık­la­rına şahit olu­yor­su­nuz. Ken­di­le­rini falan ta­ri­kat men­subu, filan ta­ri­kat men­subu ola­rak ta­nı­tan bu kim­se­le­rin Ta­sav­vuf adı al­tında çık­tık­ları yol­cu­lukta bu adı kir­let­mek­ten başka bir şey yap­ma­dık­la­rına şahit olu­yo­ruz.

Diğer ta­rafta da ta­sav­vu­fun ne ol­du­ğunu bil­me­yen, mâ­nâyı gör­me­mekte ıs­rarcı olan­la­rın kırk gruba ay­rı­la­rak kendi iç­le­rinde kav­ga­lara tu­tuş­tuk­la­rına şahit ol­mak­ta­yız. Kesin olan bir şey var ki bun­la­rın se­vin­dir­dik­leri ye­gâne kişi şey­tan­dır.

Şimdi olayı tes­pit etmek için bazı zor­luk­ları çöz­mek ge­re­kir. Eğer bu in­san­lar bir araya gel­mezse bu has­ta­lı­ğın te­da­visi müm­kün ola­ma­ya­cak­tır. Çünkü madde ile mânâ bir araya gel­mezse, ruh be­dende de­ğilse be­de­nin te­da­visi müm­kün olmaz. Ruh be­den­den ay­rıl­dık­tan sonra beden mü­da­hale kabul et­mi­yor. Ruhu da tek­rar be­dene kabul et­tir­mek müm­kün ol­mu­yor. Onun için ön­ce­likle ken­di­le­rini mü’min-Müs­lü­man ola­rak tak­dim eden kim­se­ler ara­sın­daki ay­rı­lık­la­rın ilmî ola­rak araş­tı­rı­lıp ara­dan kal­dı­rıl­ması ge­re­ki­yor.

On­ları ara­dan kal­dır­dı­ğı­mız zaman madde ile mâ­nâ­nın bir­leş­mesi ger­çek­le­şe­cek­tir. Madde ile mânâ bir­le­şince kul­luk gö­re­vi­mizi ifa etmek için ha­ta­la­rı­mız­dan do­layı Allah’tan af­fı­mızı talep ede­rek tevbe et­me­li­yiz.

Kul­lu­ğun öl­çüsü Kur’an ve sün­net­tir. Eğer bir ce­ma­a­tin, top­lu­lu­ğun öl­çüsü Kur’an ve sün­net de­ğilse ismi ne olursa olsun, ken­di­le­rini kime nis­pet eder­lerse et­sin­ler bu red­de­di­lir.

Tek­rar edi­yo­rum: Bil­me­li­yiz ki İslam’ın mad­desi ve mâ­nâsı bir bü­tün­dür. Bu bü­tü­nün öl­çü­leri de Kur’an ve sün­net­tir. Onun için ha­ya­tı­mı­zın öl­çü­sü­nün ke­sin­likle Kur’an ve sün­net ol­du­ğunu bi­le­ce­ğiz. O zaman mad­de­mizle mâ­nâ­mız bir­le­şe­cek ve Allah’a kul­luk gö­re­vi­mizi hak­kıyla ifa et­meye baş­la­ya­ca­ğız.

Daha fazla ge­cik­me­den ken­di­mize bi­raz­cık dönüş ya­pa­lım lüt­fen.


* Bu makale, merhum Ahmed Yaşar Hocaefendi’nin 27.10.2001 tarihinde gerçekleştirdiği Eyüb Sultan Sohbetleri’nden bir bölümdür.