ŞİFÂ-İ ŞERÎF

Peygamber Efendimiz Medine’de iken bir bedevî, huzuruna gelir ve kıyametin ne zaman kopacağını öğrenmek ister. Efendimiz o bedevîye kıyametin vaktinden daha mühim olan şeyi, o gün için ne hazırladığını sorar. “Allah ve Rasûlünün sevgisini hazırladım.” cevabını alınca Peygamber Efendimiz, o sahabîye eğer sevgisinde samimi ise cennette sevdikleri ile beraber olacağının müjdesini verir.

Akl-ı selîm sahibi herkes takdir eder ki sadece “Rasûlullah’ı sevdim.” demekle bu sevgi kalbimize yerleşmez. Onu tanımak, anlamak, hal-hareketlerinde, şahsî ve ictimâî yaşantısında Onu örnek almak gerekir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte Efendimiz “Kim sünnetimi yaşatırsa o kişi beni sevmiş olur, beni seven de cennette benimle beraberdir.” buyurmuştur.

Fahr-i kâinat Efendimiz’i ne kadar çok tanırsak o kadar çok seveceğimizin farkında olan kadîm ulemamız, meclislerinde Rasûl-i Ekrem’den bahsetmeyi, eserlerinde Onu anlatmayı gaye edinmiştir. Eserlerinin bazı kısımlarını bu gayeye ayıranlar olduğu gibi tamamını bu konuya hasredenler de olmuştur.  Bu eserlerin başında siyer kitapları gelmektedir. Her ne kadar diğer peygamberlere, onların hayatlarına yer verilse de bu kitapların asıl gayesi Efendimiz’ in hayatını, mücadelesini, mucizelerini ve kendisinden sonra gelen Hulefâ-i Râşidîn’i anlatmaktır. Bu tarz eserlerin telifinde göz önünde tutulan temel saik Peygamber Efendimiz’in hayatının doğru bir şekilde aktarılmasıdır. Tarihî hâdiselere ışık tutması, yaşanan zorlukları yansıtması üstelik bunu yaparken doğruyu yanlışı ayırmaya gayret etmesi sebebiyle bu eserler her devirde çok önemli görülmüş, elden düşürülmemiştir.

Onlar arasından bazıları Peygamberimiz’in hayatına odaklanmakla birlikte tarihî olayları ön plana almak, Efendimiz’in risaletini ispat edip muarızlara cevap vermek yerine doğrudan Onun ahlakına, güzel örnekliğine, muhabbetine dikkat çekmişlerdir. İslam dünyasının hemen her yerinde asırlardır okunan Şifâ-i Şerîf bu grupta yer alan eserlerin başında zikredilebilir. Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zunûn’da, “Faydası çok, yararı pek, daha önce İslam [tarihinde] benzeri telif edilmemiştir.” diye bahsettiği bu eserin müellifi Ebü’l-Fazl İyâz b. Mûsâ b. İyâz el-Yahsubî yani Kâdî İyâz’dır.

Hicrî 476 senesinde Sebte’de dünyaya gelen müellifimiz ilk eğitimini burada aldıktan sonra Endülüs, Mürsiye ve Kurtuba’ya gitmiş, buralarda çeşitli ilimlerdeki bilgisini ilerletmiştir. Aralarında İbn Rüşd’ün büyük babası İbn Rüşd ve Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin de olduğu hocalardan ders okumuştur. Daha sonra Sebte ve Gırnata kadılığı da yapan Kâdî İyâz bahsimiz olan kitabını kaleme almış ve onu eş-Şifâ bi-Ta‘rîfi Hukûki’l-Mustafâ olarak isimlendirmiştir.

Kitabını dört bölüme ayıran Kâdî İyâz, birinci bölümü, “Yücelerden yüce Cenâb-ı Hakk’ın Rasûl-i Ekrem’in şan ve şerefini yüceltmesi” olarak isimlendirmiştir. Bu bölüm;

[1] Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini övmesi ve Onun kendi katındaki üstün yerini belirtmesi,

[2] Cenâb-ı Mevlâ’nın Onu hem yaratılış hem huy güzelliği bakımından mükemmel şekilde yaratıp dinî ve dünyevî erdemlerin tamamını ona vermesi,

[3] Peygamber Efendimiz’in Allah katındaki yüce değerini ortaya koyan ve iki cihanda Ona sunulacak olan ikramlara dâir sahih ve meşhur hadislerin zikredilmesi ile

[4] Allah Teâlâ’nın Onun eliyle gerçekleştirdiği mucizelerin ve Ona lütfettiği özelliklerin açıklanması şeklinde dört ana başlıktan oluşur.

İkinci bölümü “Rasûl-i Ekrem’in varlıklar üzerindeki hakları” olarak belirleyen müellifimiz bu bahiste

[1] Rasûl-i Ekrem’e inanmanın farz, Ona itaatin ve sünnetine uymanın şart olduğu,

[2] Onu sevmenin ve Ona bütün gönlüyle bağlanmanın gerekli olduğu,

[3] Emirlerine saygının, şahsına hürmetin vazgeçilmez olduğu ve

[4] Ona salât u selâm getirmenin hükmü, önemi ve sevabı konuları üzerinde durur.

Daha sonra kitabın özü, esası olan üçüncü bölüme başlar. “Rasûl-i Ekrem’de kesinlikle bulunmayacak ve bulunabilecek hususlar, dünyevî işlerden ona nisbet edilebilecek veya edilemeyecek konular” başlığını taşıyan bu bölümün birinci kısmı Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimiz’i günah işlemekten koruması ve diğer dini meseleler ikinci kısmı ise Rasûl-i Ekrem’in dünya ile ilgili halleri ve insan olması hasebiyle yaptığı işlerdir. Son bölüm ise Rasûl-i Ekrem’e dil uzatan veya onu küçük düşürmeye kalkan kimseye uygulanacak hükümlerle ilgilidir.

Tertibinin güzelliği yanında muhtevasının sıhhati açısından da âlimlerin takdirini kazanan bu eser, yazıldığı dönemden itibaren ellerden düşmeyen bir kitap haline gelmiştir. Osmanlı Devleti özelinde konuşacak olursak müderrisler arasından özel olarak seçilen bazı hocaefendiler halka Şifâ-i Şerîf okutmak için çeşitli kurumlar tarafından husûsen görevlendirilmiş ve tayin edilen vakitte aksatmadan bu görevlerini ifa etmişlerdir. “Şifâhân” olarak isimlendirilen bu kimselere vakıflar tarafından ücret de tahsis edilmiş, kadr u kıymetleri pek yüksek addedilmiştir.

Şifâ-i Şerîf okunan mekânların başında şüphesiz camiler gelmektedir. Başta Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî olmak üzere Ayasofya, Fatih, Süleymaniye, Bayezid, Eyüp Sultan, Hırka-i Şerif, Laleli, Ortaköy, Kastamonu Nasrullah, Bursa Ulu Camii gibi birçok yerde Şifâ-i Şerîf okutulmuş, bu dersler havas ve avam tarafından ilgiyle takip edilmiştir.

Şifâ-i Şerîf okunan yerler arasında zamanın eğitim kurumu olan medrese ve daru’l-hadisler ile tekkeler, zaviyeler, türbeler ve devlet kurumları da bulunmaktadır. Bunlara ilaveten saray da Şifâ-i Şerîf okunduğunu bildiğimiz mekânlardandır. Sarayın Enderun ve Hırka-i Saadet dairesi bu bölümlerin başında gelmektedir. Osmanlı padişahları da Şifâ-i Şerîf okunmasına daima ihtimam göstermiş, tebaasını teşvik etmişlerdir.  Sultan III. Selim, kendisine arz edilen şifa hatmiyle ilgili bir belgenin üst tarafına  “Böyle şeylere dikkat olunsun, Hakk Teâlâ selâmet ve nusret versün, hayrolsun” kaydını düşmüş, bu konudaki hassasiyetini göstermiştir.

Şifâ-i Şerîf okunan en önemli yerlerden birisi de askerî kurumlardır. Bâb-ı Seraskerî’de ve Mekteb-i Harbiye’de Şifâ-i Şerîf okunduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Özellikle harplerin çetin geçtiği vakitlerde kara ve deniz ordularında kelime-i tevhid zikri ile Sahîh-i Buhârî ve Şifâ-i Şerîf hatimlerine özen gösterilmiştir. Örneğin harpte bulunan Yenişehir ordusuna şifâhân atanması için Bâb-ı âlî tarafından dönemin padişahı II. Mahmut’a arz edilen bir belgede “…öteden berû ordularda asâkîr-i muvahhidînin nusret ve selâmetleri içün Buhârî-i Şerîf ve Şifâ-i Şerîf kırâatı mücerrebü’t-te’sîr havâss-ı celîleden olduğuna binâen…” ifadesi yer almaktadır. Bu ve diğer arşiv belgeleri göstermektedir ki askerlerin muzafferiyeti için Şifâ-i Şerîf kıraatine önem verilmiştir.

Bu kadar çok okunan Şifâ-i Şerîf, Türkçeye de birçok defa tercüme edilmiş, gelişmekte olan matbaada hem aslının hem de tercümelerinin birçok baskısı yapılmıştır. Osmanlı devrinde yapılan tercümeleri arasında Şeyhülislâm Ebûishakzâde İshak Efendi ile Hanîf İbrahim Efendi’nin eserleri özellikle zikredilmelidir. İshak Efendi’nin el-İstişfâ fî Tercemeti’ş-Şifâ adını verdiği tercümesi Şifâ-i Şerîf’in ilk Türkçe tercümelerindendir ve yazma nüshaları kütüphanelerimizde bulunmaktadır. Hanîf İbrahim Efendi’nin Hulâsatü’l-Vefâ fî Şerhi’ş-Şifâ adını verdiği tercümesi ise hicri 1257 tarihinde Kahire Bulak Matbaası’nda ve 1317 senesinde İstanbul Cemal Efendi Matbaası’nda tab` olunmuştur. Bu iki tercümenin diğer bir hususiyeti ise çok önemli kimselerin takrizlerini içermesidir. Hanîf İbrahim Efendi’nin tercümesine kendisi de Şifâ-i Şerîf’i tercüme eden Şeyhülislâm İshak Efendi, İstanbul kadısı Mehmed Esad ve Anadolu Kazaskeri Mirzazâde Ahmed Neylî Efendiler takriz yazmışlardır. İshak Efendi’nin tercümesinde de başta Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi olmak üzere zamanın birçok büyüğünün takrizi bulunmaktadır. Diğer tercümeleri arasında Seyyid Muhammed Lübbî’nin Tercemetü’ş-Şifâ fî şemâili sâhibi’l-ıstıfâ’sı ile Tâlib Hocazâde İshak Necib Karsî’nin Tercüme-i Şifâ-i Şerîf’i zikredilebilir. Cumhuriyet yıllarında da birkaç defa tercümesi yapılan Şifâ-i Şerîf’in Prof. Dr. Yaşar Kandemir tarafından hazırlanan izahlı tercümesi de kayda değerdir.

Şifâ-i Şerîf dersleri bir dönem zorlukla devam ettirilmiş, birçok ders halkası kesintiye uğramıştır. Hiç aksamadan günümüze kadar Şifâ-i Şerîf okunan nadir mekânlardan birisi Fatih Camii’dir.  Muhterem M. Emin Saraç Hocaefendi, Fatih Camii’nde hocalarından okuduğu bu kitabı yine aynı yerde on kere hatmetmiş, kesintiye uğramadan bu geleneğin günümüze kadar gelmesine vesile olmuştur. Pazar günleri sabah namazından sonra Fatih Camii’nde ders olarak okunmaya devam edilmektedir.

***

 DİPNOTLAR

1-Alıntıladığımız arşiv belgeleri, şifahanlık uygulaması ve şifa okutulan mekânlar ile ilgili daha geniş bilgi için Ahmet Yılmaz’ın “Kâdî İyâz’ın Kitâbü’ş-şifâ adlı eseri ve Osmanlı’da şifâhânlık geleneği” adlı tezine bakılabilir.

[bu dipnot yazının sonuna konulursa güzel olur]

2-“ Kitabını dört bölüme ayıran Kādî İyâz birinci bölümü…” şeklinde başlayan paragrafın sonuna şu dipnot konulabilir.

“Yazımızın eserin bölümlerinden bahseden bu kısmında Prof. Dr. Yaşar Kandemir’in Şifâ-i Şerif Şerhi’nden yararlanılmıştır.”

SORULARLA SAHABE VE SAHABEYLE İLGİLİ İDDİALAR

Sahabe-i kiram, Kur’an’ın canlı bir süreç içerisinde adım adım inşa ettiği ilk ve tek nesildir. Hayatın her anını canlı nüzûl sürecinin rehberliğinde adım adım kat etmek, nüzûl sürecinin bir parçası olma bahtiyarlığına hiçbir zaman eremeyecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir