Âlemlerin Arasından Âlemlerin Rabbine

1. Sayı · 2006/1

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Rah­man ve Rahîm Allah (c.c)’ın adıyla

Hamd ü se­nâ­lar, âlem­leri ter­biye eden Allah Teâlâ ve Te­kad­des Haz­ret­leri üze­rine olsun ki; O (c.c) bütün var­lık­ları in­sa­noğ­luna hiz­met etmek üzere ya­rat­mış­tır.

İn­sa­noğlu da, ken­disi için ya­ra­tıl­mış olan bu âlem­leri ve için­deki var­lık­ları dü­şü­ne­rek Rabb’ini hak­kıyla ta­nı­mak ve O’na borçlu ol­duğu şükür va­zi­fe­sini hak­kıyla ye­rine ge­tir­meye ça­lış­mak için ya­ra­tıl­mış­tır.

Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri ham­din ken­di­sine âit ol­du­ğunu Kur’an-ı Kerim’de “Hamd ü se­nâ­lar âlem­leri ter­biye eden Allah Teâlâ’ya mah­sus­tur” bu­yu­ra­rak biz­lere bil­dir­miş­tir.

Allah Teâlâ, bütün âlem­leri in­sa­noğ­luna hiz­met et­me­leri için ya­rat­mış­tır. İn­sa­noğlu da Ah­senü’l Ha­li­kin (En güzel ya­ra­tıcı) olan Rabb’inin bu var­lık­ları, ken­di­sine en iyi şe­kilde hiz­met et­me­leri için, en güzel şe­kilde ter­biye et­ti­ğini dü­şü­nünce, O’nun ne kadar güzel bir Rabbü’l Âle­mîn ol­du­ğunu öğ­ren­miş olur.

Kâ­i­natta; gü­neşe, aya, yıl­dız­lara, yer­lere, gök­lere, rüz­gâr­lara, bu­lut­lara vel­ha­sıl zer­re­den kür­reye sa­yı­la­ma­ya­cak kadar çok olan var­lık­lara uya­nık bir şe­kilde ve selîm bir akılla bakan in­sa­noğlu bütün bu var­lık­la­rın hal li­sânı ile “Süb­hâne rab­biye’l âlâ” diye zik­ret­tik­le­rini duyar.

Aynı şe­kilde gözle gö­rü­len var­lık­la­rın da: “Ben şâ­hi­dim biz­leri ter­biye eden, en güzel şe­kilde ter­biye etmiş; hiç­bir zer­re­mizde hiç­bir ek­sik­lik de yok­tur.” diye zik­ret­ti­ğini duyar. On­lar­dan, bun­dan başka bir sedâ duy­ması da asla müm­kün de­ğil­dir.

Kal­bi­mizi uya­ran bir başka sedâ ise “Ba­şını kal­dır feza boş­lu­ğuna, göğe bak. Bir ek­sik­lik gö­re­bi­lir misin?” emr-i ilâ­hî­si­dir. Sen de bu emr-i ilâ­hîye kulak verip ber­rak bir ge­cede ba­şını se­mâya doğru kal­dı­ra­rak göz­le­rini fe­za­nın son­suz de­rin­lik­le­rine doğru dikip ba­kınca; her eş­ya­nın “Süb­hâne rab­biye’l âlâ” diye zik­ret­ti­ğini gö­rür­sün. Böy­lece bu yüce âlem­leri, en güzel ter­biye ile ter­biye ede­nin, ter­bi­ye­sinde hiç­bir ek­sik­liği ol­ma­dı­ğını hak­kıyla bir kere daha gö­zü­müzle görüp kal­bi­mizle tas­dik ede­rek di­li­mizle de ikrar ede­riz.

Eğer ilk ba­kışta kal­bi­mizde tas­dik ta­mam­lan­ma­mışsa âlem­le­rin Rabbi’nin “Tek­rar ba­şı­nızı kal­dı­rıp bakın!” ilâhî se­dâ­sına kulak ve­ri­riz. O zaman göz­le­ri­niz bak­mak­tan yo­ru­lur. Ve siz kâ­i­na­tın ter­bi­ye­sinde bir ek­sik­lik ara­dı­ğı­nız­dan do­layı yan­lış bir dav­ra­nışta bu­lun­du­ğu­nuzu büyük bir piş­man­lık içe­ri­sinde idrâk eder­si­niz.

İşte o an kul; Kâdir-i mut­lak olan Allah Teâlâ (c.c)’nın ya­ra­tıp ter­biye et­tik­le­rinde, “Mah­lûk olan ak­lımla ek­sik­lik ara­mak veya ke­ma­lât­la­rı­nın so­nuna ulaş­mak benim had­dim de­ğil­dir.” ka­ra­rına varıp, bu inan­cını kal­biyle tas­dik, di­liyle de ikrar eder.

Allah Teâlâ ve Te­kad­des (c.c) Haz­ret­leri, Kur’an-ı Kerim’in ilk sû­resi olan Fa­tiha-i Şerif’in ilk aye­tinde bize ken­di­sini “Âlem­le­rin Rabb’i” ola­rak ta­nıt­tığı için, biz­ler de O’nu bu şe­kilde ta­nı­maya ve ta­nıt­maya önem ver­me­li­yiz.

Bütün bun­lar­dan an­lı­yo­ruz ki, Allah Teâlâ (c.c) bu âlem­leri, in­sa­noğ­luna Âlem­le­rin Rabb’ini ta­nıt­mak için ya­rat­mış­tır.

Kâ­i­nat­taki âlem­le­rin ger­çek sa­yı­sını ancak âlem­le­rin Rabb’ı olan Allah Teâlâ ve Te­kad­des Haz­ret­leri (c.c) bilir. Bun­dan do­layı bu ya­zı­mızda bizce sa­yı­ları bi­lin­me­yen âlem­le­rin ba­zı­la­rına işa­ret etme, Allah Teâlâ (c.c) ömür verir ve mü­sa­ade ederse, daha sonra her bi­rini bir ya­zı­mı­zın ko­nusu ola­rak de­ğer­len­dirme ni­yeti ile bu sa­tır­ları yaz­maya baş­la­mış bu­lu­nu­yo­ruz.

Allah Teâlâ (c.c), ihlâs ve rızâ-i ilâ­hîye uygun ola­rak bu ni­ye­ti­miz üzere devam et­me­mizi biz­lere ve biz­den sonra ge­le­cek­lere nasip bu­yur­sun. Âmin. Bi hür­meti sey­yi­dil mür­se­lin.

Ma­ka­le­le­ri­mizde iza­hına ça­lı­şa­ca­ğı­mız âlem­leri;

  1. Mâdeniyat âlemi
  2. Bitkiler âlemi
  3. Hayvanlar âlemi
  4. Cinler âlemi
  5. İnsanlık âlemi
  6. Melekler âlemi diye isimlendirebiliriz.

Bu âlem­le­rin ta­ma­mına mâ­nâ­dan mad­deye dönüş yap­tı­rıl­mış­tır. Çünkü mânâ her şey­den ev­vel­dir.

Biz­ler, Âlem­le­rin Rabb’ini ancak gö­rü­len var­lık­lar­dan mey­dana gelen maddî âlem­ler ve on­la­rın içe­ri­sin­deki var­lık­larla ta­nı­ya­bi­li­riz.

Madde âle­min­deki var­lık­la­rın cisim ve şe­kil­leri bir­bi­rin­den farklı ola­bi­lir. İlk ba­kışta bun­la­rın can­sız ve duy­gu­suz var­lık­lar ol­duk­la­rını da dü­şü­ne­bi­li­riz. Ama ger­çek mâ­nâda on­la­rın da ken­di­le­rine ait duy­gu­ları var­dır. Çünkü Allah Teâlâ (c.c): “Biz ema­neti, gök­lere, yere ve dağ­lara tek­lif ettik de onlar bunu yük­len­mek­ten çe­kin­di­ler, me­su­li­ye­tin­den kor­ka­rak ac­zi­yet­le­rini izhar et­ti­ler, Onu insan yük­lendi. Doğ­rusu o çok zâlim, çok câ­hil­dir.” (Ahzab 72) bu­yur­muş­tur.

Allah Teâlâ (c.c)’nın, kendi sı­fat­la­rın­dan ba­zı­la­rını ihsan bu­yur­muş ol­duğu in­sa­noğlu bu sı­fat­lar­dan do­layı gu­rura ka­pı­lıp ken­dine gü­ve­ne­rek, ken­di­sine bir ema­net ola­rak su­nu­lan kul­luk gö­re­vini yük­len­miş­tir. Bun­dan do­layı Allah Teâlâ (c.c) “İn­sa­nın câ­hil­lik ya­pa­rak ken­di­sine zul­met­miş ol­du­ğunu” ifâde bu­yur­muş­tur.

İn­sa­nın câ­hil­lik yap­tığı nokta, ken­di­sine ve­ril­miş olan sı­fat­larla kendi ba­şına kul­luk ya­pa­bi­le­ce­ğini dü­şün­me­siydi. Hâl­buki insan müs­ta­kil sı­fat­la­rıyla bir şey yap­maya kud­ret sa­hibi de­ğil­dir. Bun­dan do­layı kul­luk gö­re­vini kabul et­mesi câ­hil­lik­tir. Doğ­rusu ise Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri’nin yar­dımı ile kul­luk gö­re­vine tâlip ol­mak­tır.

Âlem­le­rin Rabb’ine kul olma gö­re­vine talip olan­la­rın ba­şında pey­gam­ber­ler gelir. O seç­kin in­san­lar kul­luk va­zi­fe­le­rini ar­zu­la­rı­nın en önem­lisi kıl­mış­lar­dır. Bun­dan do­layı İsrâ Sû­resi’nin ilk âye­tinde Ra­sû­lul­lah (s.a.v) “kul” sı­fa­tıyla zik­re­dil­miş­tir.

Mad­di­yat is­miyle ta­nıt­mak is­te­di­ği­miz âlem­ler, kul­luk ema­ne­tini yük­len­mek­ten ka­çın­makla, mu­ha­tap ol­duk­ları im­ti­han­dan kur­tu­la­ma­dı­lar. Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri bu defa on­lara şöyle ses­le­nir:

  • “Sizleri yaratmış olduğum ayrı ayrı gayeler için hareket edeceksiniz. Bu vazifelerinizi zorla mı yaptırmamı istersiniz. Yoksa bana teslim olarak mı yapmak istersiniz?” Âlemler:
  • “Biz sana itaatı tercih ederiz.” diyerek ilâhî iradeye teslim olmuşlardır.

Bun­dan an­la­şıl­mak­ta­dır ki maddî âlem­le­rin ta­ma­mı­nın ken­di­le­rine mah­sus duygu ve ka­bi­li­yet­leri var­dır. Bu âlem­ler ka­yıt­sız şart­sız tes­li­mi­yet­le­rin­den do­layı, en küçük zer­re­sin­den bütün kü­re­sine kadar Müs­lü­man ola­rak isim­len­di­ril­miş­ler­dir.

Bit­ki­ler, hay­van­lar, cin­ler, in­san­lar ve me­lek­le­rin teş­kil et­tiği bu âlem­ler­deki var­lık­la­rın ba­zı­la­rı­nın sa­dece ha­yat­ları ve duy­gu­ları var. Ba­zı­la­rı­nın ha­yatı ve nefsi var fakat aklı yok­tur. Ba­zı­la­rı­nın ha­yatı ve aklı var fakat nefsi yok­tur. Ba­zı­la­rı­nın ise ha­yatı da, aklı da, nefsi de var­dır.

Ha­yatı, aklı ve nefsi olan var­lık­lar da cin­ler ve in­san­lar ola­rak iki sı­nıfa ay­rıl­mış­lar­dır. Gözle gö­rül­me­yen­leri cin diye isim­le­nir­ken, var­lık­ları gö­rü­nen­ler insan ola­rak isim­len­di­ril­miş­tir.

Akıl sa­hibi olan cin­ler, in­san­lık âle­min­den daha önce ya­ra­tı­la­rak im­ti­han âlemi olan dün­yaya gön­de­ril­miş­tir. Cin­ler de, bir mâ­nâda in­san­lara hiz­met için ya­ra­tıl­mış­tır. Çünkü onlar im­ti­han dün­ya­sına in­san­lar­dan önce ge­le­rek im­ti­hana mu­ha­tap ol­muş­lar, im­ti­hanı kay­be­dince de ce­za­lan­dı­rı­la­rak büyük bir kısmı helâk ol­muş­tur. Böy­lece Allah Teâlâ (c.c) in­sa­noğlu dün­yaya gel­me­den önce yer­yü­zünde ya­şa­yan bir top­lumu on­lara örnek ola­rak gös­ter­miş ve in­san­la­rın gaf­lete dü­şe­rek hata yap­ma­sını ön­le­meyi murâd et­miş­tir.

Allah Teâlâ (c.c), ilk insan Hz. Âdem (a.s)’i ya­rat­mayı murâd edince me­lek­lere:

  • “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” buyurur. Melekler:
  • “Yeryüzünde daha evvel kan döküp ifsat edenler gibi varlıklar mı yaratacaksın?” diye fikir beyan edince, Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri:
  • “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurmuştur. (Bakara 30)

Bu ta­rihi ha­ber­leri sahih kay­nak­lar­dan araş­tı­rıp öğ­ren­me­li­si­niz.

Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri mü­kem­mel bir şe­kilde ya­rat­mış ol­duğu in­sana, mu­ha­tap ol­duğu im­ti­han­ları ka­za­na­bil­mesi için Ra­sûl­ler ve Ki­tap­lar gön­de­re­rek Hakk’ı teb­liğ etmiş, aynı za­manda ön­ceki de­vir­lerde ya­şan­mış ha­di­se­lerle de on­ları uyar­mış­tır.

Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri Rah­man Sû­resi’nin ba­şında “Rah­man olan Allah, rah­me­ti­nin ge­reği siz­lere Kur’an’ı bil­dirdi. İn­sanı ya­rattı, ona an­lama ve an­latma ka­bi­li­ye­tini verdi” (Rah­man 1-4) bu­yu­ra­rak biz­lere en büyük ni­me­ti­nin Kur’an-ı Kerim’i öğ­ren­mek, an­la­mak ve an­lat­mak ol­du­ğunu haber ver­mek­te­dir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­miz de bu ilâhî uya­rıyı ga­ye­le­ri­nin en ba­şına ala­rak, Rabb’inden al­dığı emir ve ya­sak­ları nok­san­sız bir şe­kilde biz­lere ulaş­tır­mak için bütün im­kân­la­rını sarf et­miş­tir.


Ta­rihe ba­kınca in­san­lara ha­ki­kat­leri an­la­tan­ları, bun­ları kabul eden­leri veya red­de­den­leri gö­rü­rüz. Aynı şe­kilde ha­ki­kat dışı inanç­ları an­lat­mak is­te­yen­leri, bun­ları da kabul veya red­de­den­leri gö­rü­rüz. Ay­rıca hiç­bir şey an­lat­ma­yan ve an­la­tı­lan iyi veya kötü şey­leri hiç dü­şün­me­den kabul veya red­de­den­leri gö­rü­rüz.

Ancak biz­ler öyle bir güne gel­dik ki; ne, an­lat­mak is­te­yen ne an­la­ta­ca­ğını bi­li­yor, ne de din­le­yen­ler neye muh­taç ol­duk­la­rını bi­li­yor.

Hâl­buki in­san­la­rın fıt­rat­ları de­ğiş­me­miş, ken­di­sine ilim tah­sil va­sı­ta­ları ola­rak ve­ri­len kulak, göz, burun, dil veya diğer duyu or­gan­ları ken­di­le­rine bah­şe­di­len ka­bi­li­yetle bir­likte hâlâ mev­cut­tur.

İn­sa­nın ilim tah­si­linde en çok uya­rıcı olan âzâsı ku­la­ğı­dır. Bun­dan do­layı Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri in­san­ları ön­ce­likle Ra­sûl­leri va­sı­ta­sıyla gön­der­diği ki­tap­larla uyar­mış, on­lara geç­miş­le­rini bil­di­rip ge­le­cek­le­rini de haber ver­miş­tir. Böy­le­likle Allah Teâlâ (c.c), teb­liğ edi­len ha­ki­kat­leri ku­lak­ları ile din­le­yen in­san­lığı ta­rihte olup biten fe­lâ­ket­lere karşı uyar­mak­ta­dır. Çünkü Âlem­le­rin Rabb’i olan Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri, in­san­lara duy­duk­la­rını dü­şü­ne­rek dal­dık­ları gaf­let­ten uya­na­cak kadar aklı da ihsan bu­yur­muş­tur.

Ne acı­dır ki dün­yevî meş­ga­le­ler in­san­lığı çe­pe­çevre ku­şa­tınca, in­san­la­rın ha­yatı her sa­hada büyük bir pe­ri­şan­lık ve fe­lâ­kete doğru sü­rük­len­meye baş­lar. Do­la­yı­sıyla ku­lak­lar da va­zi­fe­sini hak­kıyla ye­rine ge­ti­re­mez.

Teb­liğ­ci­ler, in­san­la­rın ku­lak­la­rıyla ha­ki­kate ula­şa­ma­dık­ları gibi ön­le­rine se­ri­len kâ­i­nat ki­ta­bın­daki hik­met­leri ve çev­re­le­rinde mey­dana gelen tabii afet­leri de göz­le­riyle gör­dük­leri halde yine ibret ala­rak Hakk’a dö­ne­me­dik­le­rini gö­rünce duygu kuv­vet­le­ri­nin bir di­ğeri olan koku alma duy­gu­suyla Hakk’a yö­nel­me­le­rine gay­ret eder­ler.

Biz de, kulak ve göz­leri sa­ye­sinde ak­lını Hakk’a yö­nel­te­me­yen in­san­la­rın koku alma du­yu­la­rına hitap et­meyi dü­şün­dük. Ra­yiha (koku) alma ka­bi­li­yet­le­rini de­ne­ye­lim dedik. Bun­dan do­layı mec­mu­a­mıza REYHÂN is­mini ver­dik.

Sağır olup bir şey du­ya­ma­yan­lar, kör olup Allah Teâlâ (c.c)’nın ihsan et­tiği sa­yı­sız ni­met­leri gö­re­me­yen­ler; ya duy­duk­ları ko­ku­la­rın pe­şine gider ve­ya­hut bi­ri­sin­den ken­di­sini o ko­ku­la­rın ya­nına ge­tir­me­sini ister. Yani et­rafa ya­yı­lan güzel rey­hâ­lar ki­şiyi ken­di­sine çeker. Aynı şe­kilde kişi et­rafa ya­yı­lan kötü rey­hâ­dan da hızla uzak­laş­maya gay­ret eder.

Allah (c.c)’tan gelip Allah (c.c)’a doğru giden in­sa­noğlu eğer salih amel sa­hibi ise cen­net bah­çe­le­ri­nin rey­hâ­la­rını alır ve o rey­hâya giden yolu ara­maya baş­lar.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­miz, Vey­sel Ka­râni Haz­ret­le­rine izâ­fe­ten;

  • “Bana Yemen tarafından cennetin reyhâsı geliyor.” buyurarak kokunun insana sağlayacağı faydalara dikkatimizi çekmektedir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­miz bir diğer Hadis-i Şe­ri­finde ise:

  • “Ey ashabım cennet bahçelerinin düzgün toprağı misk gibi güzel kokar. O bahçelere meyve dikmek ister misiniz?” buyurur. Sahabe-i Kiram:
  • “İsteriz ya Rasûlellah” der ve ”O meyveyi nasıl dikebiliriz” diye sorar. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz:
  • “Subhanellahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vellahu ekber “ dediğiniz vakit o bahçeye bir meyve dikersiniz” buyurur.

Bu hadis-i şe­rifi ile Ra­sû­lül­lah (s.a.v) cen­ne­tin misk gibi kokan top­rağı ve orada ye­ti­şen mey­ve­le­rin rey­hâ­la­rına dik­ka­ti­mizi çe­ke­rek o ko­kuyu bu­rada duyup oraya yö­nel­me­mizi biz­lere ha­tır­lat­mak­ta­dır.

İman bir ha­ki­kat­tir.

İnsan, gö­re­me­dik­le­rini gör­müş gibi, kok­la­ya­ma­dık­la­rını kok­la­mış gibi, ta­da­ma­dık­la­rını tat­mış gibi kabul edip tas­dik et­me­dikçe bu ha­ki­kate eri­şe­mez. İşte iman ki­şiye bu hal­leri ya­şa­tan bir ha­ki­kat­tir.

Yük­sek vol­tajlı bir elekt­rik akı­mına ka­pı­lan ki­şiyi gör­me­di­ği­miz halde elekt­rik akı­mın­dan gö­ren­ler gibi sa­kın­mak­ta­yız, fakat en ger­çek, en doğru ve en güzel sözün sa­hibi ve aynı za­manda da va­a­dine en sâdık olan Allah Zül­ce­lâl vel Kemâl (c.c) Haz­ret­le­ri­nin emir ve ya­sak­la­rın­dan bir elekt­rik akımı kadar ken­di­mizi kol­la­ma­mak­ta­yız. Eğer bun­ları dü­şü­ne­bi­lir­sek ku­lak­la­rı­mı­zın sağır, göz­le­ri­mi­zin kör ol­du­ğunu do­la­yı­sıyla da ak­lı­mı­zın ka­bi­li­ye­tini kay­bet­ti­ğini idrak eder ve ken­di­mize çe­ki­le­bi­li­riz.

Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­le­ri­nin ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­miz’in cen­net mey­ve­le­ri­nin rey­hâsı hak­kında ver­diği ha­ber­leri inan­cı­mızla duy­maya, ru­hu­muzla tat­maya gay­ret et­me­li­yiz. Bu ha­ber­lere et­ra­fına ko­ku­la­rını saçan gö­zü­müzle gör­dü­ğü­müz var­lık­lar­dan daha kesin bir şe­kilde inan­ma­lı­yız.

Der­gi­mize REYHÂN is­mini, an­la­yışta biz­den daha muk­te­dir, kav­ra­yışta biz­den daha güzel, ifa­dede biz­den daha edebî ve ilmî sa­hada biz­den daha bil­gili ola­bi­le­cek­le­rine inan­dı­ğı­mız oku­yu­cu­la­rı­mız; bu der­gide ya­zı­lan ifa­de­lerle ken­di­le­rini baş başa kal­mış his­se­de­rek dü­şü­nür­se­ler; bir sak­sıda Allah Teâlâ ve Te­kad­des (c.c) Haz­ret­le­ri­nin ya­rat­tığı ve REYHÂN diye isim­le­nen bir çi­çekle baş başa kal­mış gibi onu ok­şa­ya­rak, özünü içine sin­di­re­rek söz­le­ri­miz­den daha çok yap­tık­ları te­fek­kür­den fay­da­la­na­cak­la­rını um­du­ğu­muz için seç­tik.

Rey­hân, her ne kadar belli bir çi­çeğe has bir isimse de, güzel rey­hâsı olan her çi­çeğe, mey­veye ve diğer var­lık­lara da şâ­mil­dir. Onun için Rey­hân ke­li­mesi mah­lû­kun rızkı olan, ye­ni­len şey­ler için de kul­la­nıl­mış­tır. Do­la­yı­sıyla Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri her can­lı­nın ho­şuna giden rey­hâya sahip bir gıda mad­desi ya­rat­mış­tır. Bunun en güzel ör­neği ise güzel bir ko­ku­nun pe­şine göz­leri ol­ma­dığı halde his­le­riyle ki­lo­met­re­lerce giden canlı var­lık­lar­dır.

An­ne­le­rin ço­cuk­la­rını ba­ğır­la­rına ba­sa­rak se­ver­ken onun ko­ku­sunu dün­ya­nın en güzel ko­kusu kabul et­me­leri de buna bir mi­sal­dir.

Şimdi Rey­hân’ın ağ­zın­dan Rey­hân’ı din­le­meye baş­la­ya­lım:

Rey­hân der ki:

Ben ezel âle­minde ilim bah­çe­si­nin bir gülü idim. Beni ve ben­deki rey­hâyı bir var­lık­tan başka bilen de yoktu. Ben gizli bir âlemde idim. Beni ve ben­deki rey­hâyı bilen O var­lık beni o gizli âlem­den gö­rü­nür âleme çı­ka­rıp ken­di­sini be­nimle ta­nıt­mayı murâd edince; mânâm mad­deye dönüş yaptı, var­lı­ğı­mın et­ra­fın­daki sır per­de­leri kal­dı­rıldı. Ya­ra­tı­lı­şı­mın ga­yesi olan Rabbu’l âle­mîn, en güzel Rabb ol­du­ğunu, murâd et­tiği za­mana kadar var­lı­ğı­mın de­vamı için ih­ti­yaç du­ya­ca­ğım top­rak, su, hava, güneş ve sa­yı­la­ma­ya­cak kadar çok var­lık­ları ihsan bu­yu­ra­rak bir kez daha gös­ter­miş­tir.

Bir­çok eş­yayı da bana hiz­metçi kılan Rabb’im, beni yok­luk âle­min­den var­lık âle­mine, ha­ki­kat­leri ku­lak­la­rıyla du­ya­ma­yan­la­rın, göz­le­riyle gö­re­me­yen­le­rin ben­den ya­yı­lan rey­hâ­nın kay­na­ğını ara­ya­rak ha­ki­kati bu­la­bil­sin­ler diye gön­derdi.

Benim her şeyim beni yok­luk­tan var eden Âlem­le­rin Rabb’in­den­dir. Ben­deki bu güzel reyhâ da on­dan­dır. Ben her zaman siz­lere âlem­le­rin Rabb’ini ta­nıt­mak için ya­ra­tıl­dım. Kul­lar beni bu güne kadar size ta­nı­ta­ma­mış­larsa artık dert et­me­yin, sak­sı­nı­zın içinde, gö­zü­nü­zün önün­de­yim. Eğer hâlâ gafil dav­ra­nıp gö­re­me­diy­se­niz, beni ok­şar­ken et­rafa ya­yı­lan ko­kum­dan bana bu güzel rey­hâyı ve­rene yö­ne­lin ve O’nu ta­nı­yın.

Ey gafil in­sa­noğlu!

Artık aç gö­zünü bana bak. Her şek­limle seni tev­hîd bah­çe­sine ge­tir­mek için di­kil­miş bir tev­hid san­ca­ğı­yım.

Her ha­limle “Lâ Rabbe illa hu” ina­nı­cını ilân edi­yo­rum.

Belki bir anlık bu­na­lım içinde do­la­şır­ken; ku­la­ğı­nı­zın du­ya­ma­dığı, gö­zü­nü­zün gö­re­me­diği ha­ki­kat­leri, tıpkı aç­lık­tan kıv­ra­nır­ken bur­nu­nuza gelen bir yi­ye­ce­ğin rey­hâ­sı­nın pe­şine koş­tu­ğu­nuz veya bir bi­len­den rey­hâ­nın gel­diği kay­nağı sorup öğ­ren­di­ği­niz gibi, eli­niz­deki REYHÂN va­sı­ta­sıyla belki his­se­der veya bir bi­lene ulaş­ma­nın gay­re­tinde olur­su­nuz.

Biz­ler bazı ha­ki­kat­leri bu güne kadar belki du­ya­ma­dık, belki gö­re­me­dik ama inan­cı­mızla derin bir nefes alır­ken REYHÂN va­sı­ta­sıyla belki de ger­çek dos­tu­mu­zun ko­ku­sunu al­maya baş­la­rız.

İn­şal­lah, REYHÂN bizi âlem­le­rin Rabb’ine ka­vuş­tu­ra­cak olan Kur’an ve Sün­net yo­lunu bul­ma­mıza ve­sile olur.

İn­şal­lah, REYHÂN biz­le­rin cen­ne­tin in­sanı hu­zura ka­vuş­tu­ran rey­hâ­la­rı­nın et­rafa ya­yıl­dığı vah­det bah­çe­sinde bu­luş­ma­mıza ve­sile olur.

İn­şal­lah, REYHÂN Yunus Emre’nin:

“Ben dost ko­ku­sunu al­mi­şem

Misk u hi­tamı ney­le­rem” de­diği gibi di­yen­ler­den ol­ma­mıza ve­sile olur.

O vakit REYHÂN’a da, rey­hâya da ih­ti­ya­cı­mız kal­maz.

Rey­hân der ki: “Ben def­ter-i Rabbü’l âle­mî­nim; be­nimle dert­leş­mek is­te­yenle her zaman soh­bete ha­zı­rım.”

Selâm, hi­dâ­yete tâbi olan­la­rın üze­rine olsun.