Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Kardeşlik Bir İhtiyaç mıdır?

71. Sayı · 2022/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

On yedi rekât farz, üç rekât vitir vacip ve yirmi rekât sün­net olmak üzere günde as­gari kırk rekât namaz kı­lı­yo­ruz. İşrak, ev­va­bîn ve te­hec­cüd­lerle bu rakam daha da yük­se­li­yor. Ve biz bu na­maz­la­rın her bir re­ka­tında Fa­tiha Sû­resi’ni mut­laka oku­yo­ruz. Bu su­re­nin be­şinci aye­tinde ise ol­dukça il­ginç bir şey söy­lü­yo­ruz: “İy­yâke na‘büdü ve iy­yâke neste‘în” (Yal­nızca Sana kul­luk ede­riz ve yal­nızca Sen­den yar­dım di­le­riz). Ayeti oku­yan tek ba­şına oku­yor ama “İy­yâke na‘büdü ve iy­yake neste‘în” diyor; “Ben yal­nız Sana kul­luk ede­rim ve ben yal­nız Sen­den yar­dım di­le­rim.” değil, “Biz…” diyor. Neden?

Bu aye­tin tef­si­rinde El­ma­lılı Hamdi Yazır bu so­ruya şu ce­vabı ve­ri­yor: “Bu ayeti oku­makta olan kişi bunu söy­ler­ken ken­di­si­nin büyük bir cemaatin/grubun üyesi ol­du­ğunu his­se­der. Ait ol­du­ğunu his­set­tiği ce­maat ne kadar bü­yükse o kişi ken­di­sini o kadar güçlü his­se­der. Bu ayeti Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz okur­ken onun zih­ninde ne kadar büyük bir ce­ma­a­tin can­lan­dı­ğını dü­şü­nün. O ce­ma­a­tin, bütün geç­miş pey­gam­ber­leri, o pey­gam­ber­lere it­tibâ etmiş olan bütün mü’min­leri, bütün me­lek­leri ve ken­di­sine tâbî olmuş olan ve ge­le­cekte tâbî ola­cak olan bütün Müs­lü­man­ları ih­tiva et­tiği açık­tır. Böyle de­vasa bir gruba ait olmak, o de­vasa gru­bun üyesi olmak nasıl bir öz­gü­ven ve güç kay­nağı olur? İşte bir mü’min bu ayeti her oku­yu­şunda ne kadar büyük bir cemaatin/grubun üyesi ol­du­ğunu dü­şü­nürse ken­di­sini o kadar güçlü ve kuv­vetli his­se­der”1

İslâm Dini hem bu dün­yada ve hem de ahi­ret ha­ya­tında in­san­la­rın mutlu, hu­zurlu, sağ­lıklı ve güçlü ol­ma­mızı sağ­la­mak­ta­dır. Biz in­san­la­rın na­ma­zına, oru­cuna, hac­cına, ima­nına Rab­bi­mi­zin ih­ti­yacı yok­tur. Bun­lara bizim ih­ti­ya­cı­mız var­dır. Biz ha­ya­tı­mız bo­yunca tek rekât bile namaz kıl­ma­sak bun­dan Rab­bi­mi­zin hiç­bir za­rarı olmaz, sa­dece bizim za­ra­rı­mız olur. Bütün öm­rü­müz bo­yunca hiç dur­ma­dan, ara ver­me­den de­vamlı ola­rak namaz kıl­sak bun­dan da Rab­bi­mi­zin hiç­bir çı­karı ve ka­zancı olmaz. Ka­zanç ve men­faat sa­dece bize ait­tir. İma­nı­mız, iba­det­le­ri­miz ve İslam’ın bize em­ret­tiği her şey mut­laka maddî ma­nevî bir ih­ti­ya­cı­mızı gi­de­rir ve mut­laka dünyevî/uhrevî bir işi­mize yarar. “Mü’min­ler ancak kar­deş­tir­ler.”2 ayeti ile İslam’ın em­ret­tiği kar­deş­lik de bizim çok büyük bir ih­ti­ya­cı­mızı kar­şı­la­mak­ta­dır.

Mo­dern psi­ko­lo­ji­nin ünlü isim­le­rin­den olan Ab­ra­ham Maslow’un ‘İh­ti­yaç­lar Hi­ye­rar­şisi Te­o­risi’nde be­lir­le­diği üç ih­ti­yaç, yu­ka­rı­daki ayet-i ke­ri­me­nin ta­nım­la­dığı ‘kar­deş­lik’ kav­ra­mı­nın içe­ri­ğinde mev­cut­tur. Bu te­o­riye göre İslam’ın ta­nım­la­dığı kar­deş­lik, fer­din üç temel ih­ti­ya­cını kar­şı­la­mak­ta­dır.

Maslow’un ih­ti­yaç­lar hi­ye­rar­şisi, bi­re­yin beş ih­ti­yaç ba­sa­ma­ğın­dan oluş­mak­ta­dır. Bu ih­ti­yaç ba­sa­mak­la­rı­nın biri ta­mam­lan­ma­dan bir son­ra­kine ih­ti­yaç his­se­dil­mez. Bu yüz­den her bir ba­sa­mak­taki ih­ti­yaç bir son­ra­kine göre daha önemli ve daha temel bir ih­ti­yaç­tır.

İn­sa­nın en temel ih­ti­yaç­ları, nefes alma, yeme, içme ve uyuma gibi fiz­yo­lo­jik ih­ti­yaç­lar­dır. Bu ba­sa­mağı Maslow ‘Fiz­yo­lo­jik İh­ti­yaç­lar’ ola­rak isim­len­dir­miş­tir. Bu ih­ti­yaç­lar kar­şı­lan­ma­dığı tak­dirde in­sa­nın ha­ya­tını idame et­tir­mesi müm­kün de­ğil­dir. Bu ih­ti­yaç­lar bir son­raki ba­sa­ma­ğın da ze­mi­nini oluş­tu­rur.

Bir son­raki ih­ti­yaç­lar ba­sa­mağı, ken­di­sini, ai­le­sini ve top­lu­munu güven ve em­ni­yet içinde, teh­li­ke­ler­den uzak his­set­meyi içe­ren ‘Gü­ven­lik İh­ti­yaç­ları’dır. Gü­ven­lik ih­ti­yaç­ları da en temel ih­ti­yaç­lar ka­te­go­ri­si­dir. Bu ih­ti­yaç­la­rın kar­şı­lan­ması ha­yati öneme sa­hip­tir. İslam’ın ta­nım­la­dığı ‘kar­deş­lik’ kav­ramı işte bu ih­ti­yaç ba­sa­ma­ğın­dan iti­ba­ren dev­reye girer. İslam An­sik­lo­pe­disi’nde ‘Kar­deş­lik’ mad­de­sinde şu açık­lama yer al­mak­ta­dır: “Ze­mah­şerî, Arap­la­rın Câ­hi­liye dö­ne­minde iha­net ve düş­man­lık duy­gu­la­rıyla sü­rekli savaş ha­linde ol­duk­la­rını ha­tır­lat­tık­tan sonra ayet­teki “kar­deş­ler” kav­ra­mını bu bağ­lamda “bir­bi­rine karşı şef­kat duyan, temel nok­ta­larda uz­la­şıp an­la­şan top­lu­luk” şek­linde açık­lar.” Sa­vaşı en­gel­le­yen kar­deş­li­ğin, gü­ven­lik ih­ti­ya­cını kar­şı­la­dığı, Ze­mah­şerî’den alın­tı­la­nan bu izahta çok açık ola­rak be­lir­til­miş­tir. Yine İslam An­sik­lo­pe­disi’nin ‘Mu­a­hât’ mad­de­sinde, İslam kar­deş­li­ği­nin ne­leri içer­diği şu açık­la­ma­larla or­taya kon­mak­ta­dır:

“Mu­â­hât, İslâm top­lu­munda bü­tün­leş­me­nin ger­çek­leş­ti­ril­me­sine ve o günkü sos­yo­kül­tü­rel ve eko­no­mik prob­lem­le­rin çö­zü­müne büyük ko­lay­lık­lar ge­tir­miş, özel­likle hilf de­ni­len Câ­hi­liye âde­ti­nin or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sını, yurt­la­rın­dan ve yu­va­la­rın­dan ayrı düşen mu­ha­cir­le­rin ga­rip­li­ğini, mah­zun­lu­ğunu gi­de­re­rek Me­dine’ye ve Me­di­ne­li­lere ısın­ma­la­rı­nın ko­lay­laş­tı­rıl­ma­sını, on­lara maddî des­tek im­kân­ları araş­tı­rı­lır­ken bunun mâ­nevî bir kar­deş­likle des­tek­len­me­sini ve yar­dım gör­me­le­rin­den do­ğa­bi­le­cek psi­ko­lo­jik ezik­liğe fır­sat ve­ril­me­me­sini, o za­mana kadar ya­şa­dık­ları ağır şart­larda tec­rübe ka­za­nan mu­ha­cir­le­rin En­sara mür­şid, En­sa­rın da on­lara bir nevi öğ­renci kı­lı­na­rak eği­tici bir ha­re­ke­tin baş­la­tıl­ma­sını, ashab ara­sında se­ciye ve ka­rak­ter ben­zer­li­ği­nin be­lir­gin­leş­ti­ril­me­sini ve her iki züm­re­nin ortak bir pay­dada bu­lu­şa­rak zih­ni­yet be­ra­ber­liği içinde in­kârcı, mü­na­fık ve Ya­hudi fit­ne­le­rine karşı bir­likte ha­re­ket et­me­le­rini sağ­la­mış­tır. Mu­ha­cir­lerle Ensar ara­sında ahdî kar­deş­lik ku­rul­ma­sında bun­lar­dan başka ya­rar­lar da gö­ze­til­miş­tir. Me­selâ Mek­keli put­pe­rest­le­rin Ab­dul­lah b. Übey b. Selûl gibi mü­na­fık­ları ve o ka­nalla Me­di­ne­li­leri as­kerî sal­dı­rıyla teh­dit et­mesi kar­deş­lik psi­ko­lo­ji­siyle bir­le­şen Müs­lü­man­lar kar­şı­sında et­ki­siz kal­mış­tır. Ay­rıca ile­ride vuku bu­la­cak as­kerî se­fer­lerde kar­deş­ler­den şe­hirde ka­la­nın her iki ai­le­nin iş­le­riyle il­gi­len­mesi se­be­biyle di­ğe­ri­nin gönül hu­zuru içinde sa­vaşa ka­tıl­ması sağ­lan­mış ola­caktı. Arap­lar ara­sında her zaman çı­ka­bi­le­cek ka­bi­le­ci­lik gay­re­tine da­yalı tef­ri­kaya karşı en et­kili önlem de yine mu­â­hâttı. Uhuv­vet te­si­sin­den sonra kar­deş­ler ara­sında bir süre miras hü­küm­leri de ge­çerli sa­yıl­mış,3 ancak buna Bedir Gaz­vesi’nin ar­dın­dan son ve­ri­le­rek miras sa­dece nesep yö­nün­den ya­kın­lığı olan­lara has­re­dil­miş­tir.4 Mu­â­hâ­tın miras hu­kuku dı­şında kalan yar­dım­laşma, bir­bi­rine des­tek olma, öğüt verme, öğüt alma tar­zın­daki hü­küm­leri ise daima yü­rür­lükte kal­mış, bu an­la­mıyla kurum bütün mü’min­leri içine ala­cak şe­kilde (din kar­deş­liği) ge­nel­leş­ti­ril­miş­tir.5”

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (sav.) hic­re­tin be­şinci ayında uy­gu­la­dığı mu­â­hâ­tın, ‘Gü­ven­lik İh­ti­yacı’nı hangi bo­yut­larla kar­şı­la­dığı bu izah­larda açıkça gö­rül­mek­te­dir.

Maslow’un be­lir­le­diği ih­ti­yaç ba­sa­mak­la­rı­nın üçün­cüsü, baş­ka­ları ta­ra­fın­dan kabul edilme ve bir yere ait ol­mayı içe­ren ‘Ai­di­yet ve Sevgi İh­ti­yaç­ları’dır. Gü­ven­lik ih­ti­yaç­la­rın­dan son­raki ba­sa­makta ko­num­lan­dı­rıl­mış olan ai­di­yet ve sevgi ih­ti­yaç­la­rı­nın da İslam kar­deş­li­ği­nin muh­te­va­sında yer al­dığı açık­tır ve İslam An­sik­lo­pe­disi’nden yu­ka­rıda alın­tı­la­dı­ğı­mız pa­rag­raf­larda bu ih­ti­yaç­la­rın nasıl kar­şı­lan­dığı açık­lan­mak­ta­dır.

Dör­düncü ih­ti­yaç ba­sa­mağı ise baş­ka­la­rınca be­nim­se­nip ta­nınma, saygı, pres­tij ve değer ka­zanma ola­rak ifade edi­len ‘Değer İh­ti­yacı’nı ta­nım­la­mak­ta­dır. İslam kar­deş­li­ği­nin, Maslow’un be­lir­le­diği ‘Değer İh­ti­yacı’nı da kar­şı­la­dığı yu­ka­rı­daki açık­la­ma­larda gö­rül­mek­te­dir.

Bu du­rumda şu sonuç cüm­le­sini ya­za­lım: Hu­cu­rât Su­resi ile em­re­di­len ve tarih için­deki en muh­te­şem uy­gu­la­ması hic­reti takip eden ay­larda Ra­sû­lul­lah (sav.) ta­ra­fın­dan Me­dine’de ku­ru­lan ‘kar­deş­lik’, fiz­yo­lo­jik ih­ti­yaç­lar­dan sonra sı­ra­la­nan ‘Gü­ven­lik’, ‘Ai­di­yet – Sevgi’ ve ‘Değer’ ih­ti­yaç­la­rı­nın ta­ma­mını kar­şı­la­ma­nın mu­ci­zevi yön­temi ve yo­lu­dur.


Ana­dolu’muzda asır­lar boyu yay­gın ola­rak uy­gu­la­nan ‘Ahret Kar­deş’liği, İslam Kar­deş­li­ği­nin ge­le­nek­sel­leş­ti­ri­le­rek ka­lıcı bir ku­ruma dö­nüş­müş ha­li­dir. ‘Ahret Kar­de­şim’ uy­gu­la­ması, İslam kar­deş­li­ği­nin zir­ve­si­dir. Hz. Ali kendi du­ru­munu sor­duğu zaman Rasûl-i Ekrem (sav.) ona, “Sen benim dün­yada ve âhi­rette kar­de­şim­sin.” ce­va­bını ver­miş­tir.6 Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (sav.) Hz. Ali (ra.) Efen­di­miz’e “Ahi­ret kar­de­şim­sin” ifa­desi, asır­lar boyu Ana­dolu’da ‘Ahret Kar­deş­liği’nin kay­nağı ola­gel­miş­tir. ‘Ahret Kar­deş­liği’ hak­kında aşa­ğıda gelen açık­la­ma­lar, İslam kar­deş­li­ği­nin top­lu­mu­muzda nasıl bir yer edin­di­ğini gös­ter­mesi açı­sın­dan okun­maya de­ğer­dir:

“İki Müs­lü­man ara­sında Allah rı­zası için, dün­yada ve ahi­rette bir­bir­le­rine yar­dım etmek ve dua etmek üzere ku­ru­lan kar­deş­lik; dost­luk demek as­lında, ama Ana­dolu’daki adı “ahi­ret­lik”. Ah­ret­lik ne ar­ka­daş­lığa ne kan kar­deş­li­ğine ne de kan­ka­lığa ben­zi­yor. İslam kar­deş­liği içinde ileri bir kar­deş­lik du­rumu, daha çok, ashab-ı kiram ara­sın­daki mu­â­hata ben­zi­yor.

Ah­ret­lik yö­re­sel bir ge­le­nek değil. Uzun zaman bir­bi­rini gör­me­yen ah­ret­le­rin bir araya gelip has­retle ku­cak­laş­tık­la­rında Pey­gam­be­ri­mize sa­la­vat ge­tir­me­leri bo­şuna değil… Allah’ın el­çisi (sav.), “Bir­bir­le­rini seven iki kul kar­şı­la­şıp ku­cak­laş­tık­la­rında Ra­sû­lul­lah’a (sav.) sa­la­vat ge­ti­rir­lerse, ay­rıl­ma­dan önce Allah’ın af­fına ermiş olur­lar.” bu­yu­ru­yor.

Ahi­ret kar­deş­liği iki erkek veya iki kadın ara­sında ya­pı­lı­yor, ölüme kadar hatta ahi­rette de devam eden bir kar­deş­lik ku­rul­du­ğuna ina­nı­lı­yor. Ar­ka­da­şını se­çe­bi­le­cek yaşa gel­diği çağ­dan iti­ba­ren genç­ler ken­di­le­rine bir ah­ret­lik kar­deşi se­çe­bi­li­yor­lardı.

Ahret kar­deş­liği ahlak, ki­şi­lik ve huy ben­zer­liği olan ki­şi­ler ara­sında ku­ru­lurdu. İn­san­lar ah­ret­lik­le­rini iyi huylu, din­dar, akl-ı selim sa­hibi ki­şi­ler ara­sın­dan seç­meye dik­kat et­miş­ler­dir. Yoksa aşı tut­maz­mış. Ah­ret­li­ğin “tut­ması”, ta­raf­la­rın iyi­lik ve kö­tü­lü­ğün ne ol­duğu ko­nu­sunda ortak an­la­yışa sahip ol­ma­ları ve bu so­rum­lu­luk­ları hayat bo­yunca ta­şı­ma­la­rıyla belli olur­muş.

Hemen her şeyi tö­ren­leş­ti­ren, bu ve­sile ile top­lum nez­dinde ka­bu­lünü hız­lan­dı­ran ve ne­sil­den nesle nak­le­dil­me­sini sağ­la­yan Os­man­lıda ah­ret­lik ol­ma­nın da bir me­ra­simi vardı el­bette. İki genç bir­bi­rini ahret kar­deşi se­çe­ceği zaman önce ara­la­rında an­la­şır­lar, sonra da ai­le­le­rini ha­ber­dar eder­lerdi. Ai­le­ler ço­cuk­la­rı­nın ar­ka­daş­lığı için kom­şu­lara ve ak­ra­ba­lara haber verir, mev­lit ve dua ya­pı­la­ca­ğını du­yu­rur­lardı. Ai­le­le­rin­den kimin du­rumu mü­sa­itse me­ra­sim onun evinde ya­pı­lır, me­ra­sime ge­len­ler yan­la­rında küçük he­di­ye­ler ge­ti­rir­lerdi. Genç­le­rin ai­le­leri de ah­ret­lik se­çi­len ar­ka­daşa, içinde basma, yazma, çorap, ter­lik, sec­cade, patik vb. eş­ya­lar olan birer bohça ha­zır­lar ve tak­dim eder­lerdi.

Me­ra­sim baş­la­dı­ğında Kur’an-ı Kerim, Mev­lit ve ila­hi­ler oku­nur sonra da iki genç da­vet­li­le­rin hu­zu­runa ça­ğı­rı­lır­lardı. Da­vet­li­le­rin en bü­yüğü “Siz­leri ah­ret­lik ya­pa­ca­ğız, rı­za­nız var mı?” diye so­ra­rak son bir kez daha rı­za­la­rını alırdı. Genç­ler tas­dik et­tik­ten sonra üç defa “Ömrü bil­lah ah­ret­lik ola­ca­ğı­nıza, bir­bi­ri­nizi gü­cen­dir­me­ye­ce­ği­nize ve kol­la­ya­ca­ğı­nıza bu­ra­daki her­kes şahit olsun mu?” diye so­rardı. Onlar da üç kez “Evet.” ce­va­bını ver­dik­ten sonra iki tane kır­mızı tül­bent ge­ti­ri­lir, genç­lere ve­ri­lirdi. Eğer ah­ret­lik­ler kız­lar ise tül­bent­leri bir­bir­le­ri­nin baş­la­rına bağ­lar, orada bu­lu­nan­la­rın el­le­rini öper ve ah­ret­lik olur­lardı. Daha sonra du­a­lar edi­lir; baz­la­ma­lar, pi­şi­ler, un hel­va­ları ye­ni­lip ce­mi­yet da­ğı­lırdı.

Ah­ret­lik­ler son­raki ha­yat­la­rında se­vinçli ve üzün­tülü za­man­la­rında bir­bir­le­ri­nin ya­nında yer alır­lar, bir­bir­le­rine hayrı tav­siye eder, kö­tü­lük­ler­den sa­kın­dı­rır­lar, kötü ve teh­li­keli yol­lara düş­mek­ten ko­rur­lardı. Ha­yat­tay­ken bir­bir­le­rine yar­dımcı olan ahi­ret kar­deş­le­rin­den bi­risi vefat et­tiği zaman, sağ olan vefat ede­nin ruhu için hayır ve ha­se­nat yapar, ai­le­sine ve ço­cuk­la­rına yar­dımcı olurdu. On­la­rın sı­kın­tı­la­rını gi­der­meye ça­lı­şır. Ahi­ret kar­deşi olan kim­se­le­rin ai­le­leri de aynı mü­na­se­bet­leri devam et­tir­meye ça­lı­şır­lardı.

Ahret olan kız­lar bir­bir­le­rine “Ah­re­tim, ah­ret­li­ğim, kar­de­şim, bacım vb.” şe­kil­lerde hitap eder­ler, ölün­ceye dek bir­bir­le­rini kar­deş, sır­daş, hal­daş ola­rak bi­lir­lerdi. Bu or­tak­lık sa­dece ikisi ara­sında kal­mazdı. Ah­ret­li­ği­nin anne ve ba­ba­sına “ahret anne”, “ahret baba” der­lerdi. Ba­ba­ları veya an­ne­leri vefat et­ti­ğinde, onun ah­ret­li­ğini Hakk’ın rah­me­tine ka­vu­şun­caya kadar zi­ya­rete devam eder­ler, sık sık arar­lar, hâl hatır so­rar­lar, eşine hür­met gös­te­rir­lerdi.

Ev­li­lik­le­rin­den sonra ah­ret­lik­le­rin eş­leri bir­bir­le­rine “ba­ca­nak”, ço­cuk­lar da an­ne­le­ri­nin ah­ret­li­ğine “teyze” ya da “ahret teyze” der­lerdi. Bu durum böy­lece to­run­la­rına kadar devam ederdi. Ahret olan­la­rın ka­vil­le­rin­den dön­dük­leri nadir gö­rül­mekle bir­likte bu top­lumda hiç de hoş gö­rü­len bir durum de­ğildi.

Ah­ret­lik­ler düğün, der­nek gibi bir ce­mi­yete davet edil­diği zaman aynı el­bi­se­leri gi­yer­ler, kol kola gi­re­rek ge­zer­lerdi.

Ah­ret­lik­le­rin ömür­le­ri­nin her anında bir­bir­le­rine yar­dım et­me­le­ri­nin ya­nında dü­ğün­le­rinde çok özel bir de va­zi­fe­leri vardı. Bir kızın ah­ret­liği ni­şan­lan­dığı zaman o kız hemen bir çiçek di­kerdi. O çi­çeğe gözü gibi bakar, ah­ret­li­ği­nin dü­ğü­nüne kadar ye­tiş­ti­rirdi. Düğün günü ge­lince çi­çeği güzel bir sak­sıya ak­ta­rır, sak­sı­nın dı­şını süs­ler ah­ret­li­ği­nin evine ge­ti­rirdi. O çiçek ge­li­nin oda­sında bu­lu­nur, genç kız­lar özel­likle bu çi­çeğe bak­maya ge­lir­ler, “Ah­ret­li­ği­nin çi­çeği de pek gü­zel­miş.”, “Aman, ben pek be­ğen­me­dim.” fı­sıl­tı­ları ku­lak­tan ku­lağa do­la­şırdı.

Ta­sav­vuf içinde de bir yol kar­deş­liği, bir mu­hab­bet, bir ahi­ret kar­deş­liği var­dır. Ve hatta ba­zısı ba­zı­sına sa­mimî hitap etmek is­ti­yorsa, “Na­sıl­sın ah­ret­lik?” der. Yâni, “Ey benim ahi­ret yö­nün­den ken­di­sini kar­deş seç­ti­ğim, na­sıl­sın?” demiş olurdu.

Os­man­lıda ah­ret­lik ke­li­me­sini ifade eden bir başka ke­lime daha kul­la­nıl­mış­tır; “şerîk”, ortak demek olur. Ah­ret­lik­ler uzak düş­tük­le­rinde bir­bir­le­rine mek­tup ya­zar­lar­ken “şerîk” söz­cü­ğünü bi­rinci sa­tırda yer alan hitap cüm­le­ci­ğinde kul­la­nır­lar­mış:

“Ha­kî­rin şe­rîki ka­rın­da­şım, cânım efen­dim…” der­ler­miş me­sela. Yahut, “O benim rahle şe­rî­kim ve elli yıl­lık dos­tum­dur…”

Ah­ret­lik yol ar­ka­da­şın, bek­çin, ko­ru­yu­cun, seni de­net­le­yen yan­lış yap­manı ön­le­yen iyi­lik me­le­ğin­dir. Ah­ret­se­niz bir­bi­ri­nizi dü­zel­tir, iyi­liğe sevk eder­si­niz. Bir­bi­ri­nizi uya­rır­sı­nız. Bir­bi­ri­nizi bil­gi­len­di­rir, ha­ber­dar eder­si­niz. Ah­ret­se­niz as­ker­likte bi­ri­niz uyu­yan, di­ğe­ri­niz nöbet tu­tan­dır. Yol­cuy­sa­nız dert­le­şen, za­ma­nın nasıl geç­ti­ğini bir­bi­ri­nize unut­tu­ran; köy­lüy­se­niz bir­bi­ri­ni­zin imece eri, şe­hir­liy­se­niz iyi ve kara gün dos­tu­su­nuz­dur.”7


Bugün yer­yü­zünde “Ben Müs­lü­ma­nım” diyen insan sa­yı­sı­nın yak­la­şık bir buçuk mil­yar ol­du­ğunu bi­li­yo­ruz. Bu de­vasa sa­yıya rağ­men yer­yü­zünde ya­şa­makta olan in­san­la­rın en mağ­dur­la­rı­nın ve en maz­lum­la­rı­nın Müs­lü­man­lar ol­ması, Müs­lü­man­lar ara­sın­daki kar­deş­li­ğin gü­nü­müzde hangi dü­zeyde ol­du­ğunu açıkça or­taya koy­mak­ta­dır. İslam’ın em­ret­tiği ve he­def­le­diği kar­deş­liğe bugün, bütün eski dö­nem­ler­den daha fazla ih­ti­ya­cı­mız ol­duğu çok açık bir ger­çek­tir. Ancak ma­a­le­sef bu şid­detli ih­ti­yaç asla gi­de­ri­le­me­mek­te­dir. Çünkü kar­deş­liğe zarar ve­re­cek ha­ram­lar Müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan ra­hatça iş­len­mek­te­dir. Biz Müs­lü­man­lar domuz eti zin­har ye­me­yiz, hatta ‘domuz’ la­fını bile kolay kolay ağ­zı­mıza al­ma­yız, ama domuz eti gibi haram kı­lı­nan gıy­bet, haset, yalan, kibir, ucub, al­datma ha­ram­la­rını çok ko­layca iş­le­riz. Kar­deş­li­ği­mize zarar ve­re­cek her türlü dav­ra­nış­tan asla sa­kın­ma­yız. Kar­deş­li­ği­mizi bes­le­ye­cek iba­det­leri ise en düşük dü­zeyde ifa ede­riz. Bu du­rumda, olan kar­deş­li­ği­mize olur. Ne­bevî bir ikaz ile ya­zı­mızı son­lan­dı­ra­lım: “Bir­bi­ri­nize buğ­zet­me­yin, bir­bi­ri­nize haset et­me­yin, bir­bi­ri­nize sırt çe­vir­me­yin; Ey Allah’ın kul­ları, kar­deş olun!”8

  1. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Fatihâ Sûresi Tefsiri. ↩︎
  2. Hucurât, 49/10. ↩︎
  3. Bkz. Enfâl 8/72. ↩︎
  4. Bkz. Enfâl 8/75. ↩︎
  5. Bkz. Hucurât 49/10. ↩︎
  6. İbn Hişâm, II, 151. ↩︎
  7. https://akra.media/Medya/MedyaDetay/318. (08.08.2022 tarihindeki hali) ↩︎
  8. Buhârî. ↩︎