“KELİME”-İ “TEVHÎD”

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla.

Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ü senâlar, sonsuz şükürler olsun. Salât ü selâmlarımız kıyamet sabahına dek, Allah’ın Rasûlüne, ashâbına, tâbiîne ve tebe-i tâbiîne, ümmet-i Muhammed’in ve bizlerin üzerine olsun.

Konuşmalarımızda ölüm veya bir âzâmızı kaybetme tehdidi dışında Rabbimizin koyduğu ölçülerin dışına çıkmamaya bütün imkânlarımızla gayret etmeliyiz ki ebedî hayatımızı pişmanlıklar içerisinde geçirmeyelim. Zira bizlerin vazifesi, ebedî hayatımızı kazanma azmi ile son nefesimize dek inancımızı ve tasdîkimizi murâkabe altında tutmaktır.

Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:

“Bir insan Allah Zülcelâl’e kulluk vazifesini yerine getirmek için çalışır, cennetle arasında bir karışlık mesafe kalır da kul Allah katında hoş olmayan bir kelime konuşur ve o ana kadar kazandıklarının hepsini mahvederek cehennemin derinliklerine doğru yolcu olur. Bir diğer insan da dünya hayatında isyankârlardan olup isyan üzerine yaşar, cehennemle arasında bir karışlık mesafe kalır. Fakat Allah’ın râzı olacağı bir söz konuşur da ebedî cennetlik olur.”

Bu bize gösteriyor ki insanın hayatı iki kelime arasında gidip gelmektedir. Bu hakikati son nefesimize kadar unutmayarak hayatımıza devam etmeliyiz.

Küfür ve şirk kelimeleri, kişiyi dili sebebiyle küfre götüren kelimelerdir. Bu kelimelerin küfür ve şirk olduğunu bilerek konuşan kimse kesinlikle kâfir ve ebediyyen cehennemlik olur. Şayet kişi, konuştuğu kelimelerin küfür ve şirke sebep olduğunu bilmeden konuşursa buna küfr-i lüzûmî denilir. Kişi bu sözünden dolayı küfr-i lüzûmî mertebesinde kâfir olur. Bu kimse hakkında her ne kadar değişik görüşler bildirilmişse de gerçek mü’min olanlar lisanlarını bu gibi sözlerden muhakkak korumalıdırlar.

Ulemânın çoğunluğuna göre böyle bir halde; erkek olsun hanım olsun kişinin nikâhı bozulur, bu kimseler hac yapmış olsalar bile tecdîd-i iman sonrası bu ibadetlerini iade ederler.

Kitaplarımızda “elfâz-ı küfür”[1]  hakkında geniş îzâhât yapılmıştır. Bizim bu dergi sayfalarında bunları îzâh etmemiz mümkün değildir. Bundan dolayı Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin “Câmiu’l-mütûn (Ehl-i Sünnet Akâidi)” isimli eseri ile İmâm Birgivî’nin “Tarîkat-ı Muhammediyye” isimli eserlerindeki “elfâz-ı küfür” bahislerini dikkatli bir şekilde okuyunuz. Bu hususların maddî ve manevî hükmü ulemâ tarafından karara bağlanmıştır.

Eğer bu gibi sözlerin ağır mesûliyetini Rasûlullah’ın yukarıda zikredilen hadis-i şerifinden anlayıp kabul etmişsek, derhal bu kitapları alıp okuyarak, bizleri sonsuz mesûliyete/mahrûmiyete sürükleyen kelimeleri öğrenip bunlardan kendimizi muhafaza etmeye gayret edelim. İnşâllah, beşerî gücümüzle gayret edip yaşarsak belki cehennemle aramızda bir karış mesafe kalmışken söyleyeceğimiz bir kelime ile ehl-i cennetten oluruz. Okuyunca göreceksiniz ki bu hususlar, öğrenilmesi de yaşaması da kolay şeylerdir.

Bakınız, küfür bataklığında yaşayan bir insan; kelime-i şehâdet getirerek eline kılıcını alıp savaşa gider. Daha bir vakit namaz kılmamış olmasına rağmen cihâd eder ve şehîd olur. Rasûlullah (sav) o sahâbîyi “Falanca şehîd oldu.” diye müjdeler. Bu hadîs-i şerîf dahi bizlere bir kelimenin ne kadar mühim olduğunu ispat etmektedir.

Şehâdet kelimesi olan “Eşhedü en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdüdû ve rasûluh” ifadesi, bazı mezheplere göre, kişi manasını bilmese bile, imanını ifade için yeterlidir. Kişi kelime-i şehâdeti söylerken ölürse, manasını bilip bilmemesi araştırılmaz. Eğer söyledikten sonra yaşarsa bu inanışı “icmâlî iman”[2] olarak ifade edilir. Yani neye inanması mecbur ise bütününe inandığını ilan etmiş olur.

Kelime-i şehâdet getiren kişiye “tafsîlî iman”[3]  farzdır. Bir insan: “Ben Allah’a iman ettim.” dediği vakit, Allah Teâlâ nelere iman etmeyi emretmişse, onların bütününe iman etmiş olur. Evet, bu kişi o anda ölür veya öldürülürse ona mü’min denilir. Ama yaşarsa ilk olarak iman esaslarını tafsîlâtı ile öğrenmesi gerekir. Kişinin neye nasıl inanacağını ve inandığını nasıl yaşayacağını öğrenmesi imanın sıhhat şartlarındandır. Bunun için iman eden kişi inancına ait ilimleri öğrenmek için bütün imkânını seferber etmelidir. Çünkü inancına ait olan meseleleri öğrenmeden hesab âlemine giderse “Ya Rabb, bunları bilmiyordum!” diye mazeret beyan etme hakkına sahip değildir.

Ancak, dünya üzerinde yaşadığı halde imandan ve İslâm’dan hakkında hiçbir şey duymamışsa, onun inancı aklının ölçüsüne göredir. Akıllı bir kimse ise, muazzam bir saray görünce bu sarayı kimin imar ettiğini düşüneceği gibi, aklıyla tefekkür ederek kâbiliyeti nispetinde âlemin sahibini aklî delillerle bulmaya mecbûrdur. Tefekkürü neticesinde Allah’ın varlığına inanırsa bu kişi ehl-i tevhîd olarak kabul edilir.

Bazı şahısların asılsız delillerle “Onlar da ehl-i tevhîddir, onlarda mü’mindir.” gibi sözlerine asla kulak vermeyiniz. Allah Zülcelâl’i eserlerinde ve Hâlıkıyyetinde tevhîdle kişi ehl-i tevhîd sınıfına kabul edilmez. Onun için tevhîd ile küfür kelimesini, şirk ile tevhîdi Allah’ın koyduğu ölçülerle öğrenmeye gayret etmeliyiz.

Her peygamber yeryüzünde bu tevhîd medresesini kurup, insanlığa tevhîdi, küfür ve şirki öğretmek için gönderilmiştir. Son peygamber, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) da Mekke-i Mükerreme’de bu tevhîd mektebini kurmuş ve on üç sene bu eğitime devam etmiştir.

Hz. Muhammed Mustafa (sav) Allah’ın izni ve lütfuyla evvelâ Mekke’nin üzerini kaplayan, zulüm, şirk ve küfür karanlıklarını aradan kaldırarak yeryüzünde “marifetullah” güneşini yerleştirip bunu dünyaya yaymak için mücadele etmiştir.

Mekke’de kurulan bu medresede namazdan, oruçtan, hacdan, zekâttan ve cihâddan evvel “tevhîd ilmi”nin tahsîli yapılmıştır. Bu gayret, o günün insanlarını dalâletten kurtardığı gibi o günden sonra dünyaya gelecek olanlara bir nur kaynağı olmuştur. Bu hususta Rasûlullah (sav) Efendimiz: “Ashâbım yıldızlara benzer, hangisine tâbi olursanız kurtulursunuz.” buyurarak kıyamet sabahına dek insanlığı zulmetten aydınlığa çıkaracak olan yolları bildirmiştir.

İnsanların Allah Teâlâ’yı bazı eserleri ile tevhîd etmeleri ile niçin ehl-i tevhîdden sayılmadığını da çok ciddi olarak araştırmalı ve öğrenmeliyiz.

Bir insan, bütün kâinâtı seyredip de “Kâinâtta Allah Teâlâ’nın eserlerinden başka hiçbir eser yoktur.” diyerek, her ne kadar “lâ ilâhe illallâh”ın bir manası olan “Âlemde hiçbir madde yokken onları Allah’tan başka meydana getiren yoktur.” demiş olsa da bu kimsenin ehl-i tevhîdden olmadığını Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur.

Yine “lâ ilâhe illallâh”ı, “lâ hâlıka illallâh” yani “Yaratılmış varlıkları halk eden yalnız Allah Teâlâ’dır, kâinâtta Allah Teâlâ’dan başka yaratan yoktur.” dese bu kimse de ehl-i tevhîdden sayılmaz. Zira bu hususlar hakkında Allah Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Onlara (Mekke’nin münkir ve müşrikerine), ‘Yerleri ve gökleri kim halketti/yarattı?’ diye sorarsanız size, ‘Allah!’ derler. ‘Suları kim akıtır, geceyi ve gündüzü kim birbiri ardına döndürüp dolaştırır, yıldızları halk eden kimdir?’ deseniz, size cevaben ‘Allah!’ derler (Ama onlar ehl-i tevhîdden değiller).”[4]

Çünkü ehl-i tevhîd olan insanoğlu kâinâta bakar, kâinâtta iş yapan ve iş yapamayan varlıkları karşı karşıya getirir ve düşünür ki: “İş yapamayan varlıklar var, iş yapan varlıklar da var. İş yapan varlıkların işini halk eden kim?” Tevhîd’in sınırı buradan başlar. Ehl-i tevhîd olan bilir ve inanır ki: “İş yapan varlıklar, iş yapmayı murâd ederler, onların bu murâdlarını Allah Teâlâ Hazretleri halk eder.” İşte bu inanca varan kişi ehl-i tevhîd olur. İş yapan varlık, Allah’ın ona verdiği iradeyi kullanınca murâd ettiği işi halk eden Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Allah Teâlâ Hâlık, kul ise kâsibdir.

Allah (cc), her varlığı bir bilgisayar gibi halketmiş, onun beynini sınırsız şer ve hayr düşünce ve resimleriyle doldurmuştur. Bilgisayarın hafızasına koyduğunuz fotoğraflar ve programlar neticesinde bazı icraatlar meydana çıktığı gibi kuldan da hayır ve şer istekleri kulun iradesi ile meydana çıkar. Meydana gelen bu isteklerin Hâlık’ı Allah Teâlâ’dır.

Nitekim Cenâb-ı Hakk: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâsını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilhâm edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” buyurur.

Allah Teâlâ her nefse bütün hayırları ve şerleri ilhâm etmiş ve insana akıl vererek tercih hususunda serbest bırakmıştır. Kul da kendi isteği ile hangi fiili tercih ederse Allah Teâlâ onu halkeder. O vakit “lâ ilâhe illallâh”ı, “lâ fâile illallâh” manası ile ikrâr ederek Allah Teâlâ’yı tevhîde başlar. İşte bu düşünce ehl-i tevhîdle, tevhîd ehli olmayanlar birbirinden ayrılır.

Kâinâtta iş yapan varlıklara mü’minin bakışı farklıdır. O baktığı her şeyde bunların arkasındaki varlığı yani Allah Teâlâ Hazretleri’nin varlığını tefekkür eder. Kul, sebeplere bağlı kaldığı an sebeplerin ardındaki hakikati idrâk edemez. Sebepler âleminde takılıp kalanlar, cennete girmesine bir karış kalıp da bir sözle cehenneme sürüklenenlerden olabilirler.

Bundan dolayı kul, şirk ve tevhîd esaslarını iyice öğrenmeli ve konuşacağı vakit şirke götüren sözleri konuşmaktan sakınıp tevhîde götürecek sözleri konuşmalıdır. Bunun için de bizleri Hâlık’a götürecek olan sözleri araştırmaya, öğrenmeye ve buna göre hayatımızı tanzîm etmeye gayret etmeliyiz.

Bizler sebepler âlemindeyiz, sebepler âlemini aşarak sebepleri halkeden Hâlık’a yönelmeden şirkten kurtulmak mümkün olmaz. Bunların yazılıp konuşularak îzâhına hiç bir kimsenin ihtiyacı yoktur. Akıl sahibi olan insan evvelâ âlem-i esbâbda olduğunu bilir ve düşünür. Sebepler âlemini aşması için Rabb’inin kendisine hayırların ve şerlerin bütününü ilhâm ettiğini ve bunlardan birisini tercihi etmesi için de irâde-i cüz’iyye ihsân ettiğini ve tercih ettiği her şeyi halkettiğini bilir. Bundan dolayı kul, hakkında bir hayır meydana geldi ise bir iyilik yaptık ki bu hayra muhatap olduk, bir felaketle karşılaşınca da bir hata yaptık ki bu felaketle karşılaştık diye düşünmelidir.

O zaman yine Kur’ân-ı Kerîm’den ilhâm almaya gayret edip bütün konuşacaklarımızı hayr üzere konuşmaya gayret ederek, bütün âlemlerin sebepler âlemi olduğunu ve insanoğlunun dünyaya gönderiliş sebebinin kendisine verilen akılla sebepler âleminin ötesine geçerek Rabb’ine kavuşmak olduğunu bileceğiz.

Allah Zülcelâl bunun için, kullarını “Yarın böyle yaparım.” demekten men ederek, bir şey diyecekleri vakit “İnşâllah” demelerini tavsiye buyurmuştur. Yani “Allah dilerse ben isterim; ama bu işin olması için Allah’ın da irâdesi/istemesi gerekir.” demelerini istemiştir.

Peygamberimiz (sav) dahi bu hususta: “(Ey Habibim!) Sen de, ‘Yarın böyle yaparım.’ diye söyleme; ‘Ancak Allah dilerse’ de.” buyrularak uyarılmıştır.[5]

Hepinizin malûmudur, Peygamberimiz (sav)’e gelen papaz ve hahamlar bazı sorular sorarlar. Efendimiz (sav) bu soruların hepsine cevap verme kabiliyetinde iken Allah Teâlâ: “Sana rûhtan sorarlar(sa onlara) de ki: ‘Rûh Rabbimin emrindendir.'” buyurur. Bu emre istinaden Rasûlullah (sav) soru soranlara: “Yarın size haber veririm.” dedi ve Allah Teâlâ, bir misâl/imtisâl olsun diye Rasûlullah’a “İnşâllah” demeyi unutturdu. Bunun üzerine kırk gün vahiy gelmedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu günlerde hayatının en zor günlerini yaşadı. Bu günün iftiracıları gibi o günün iftiracıları da: “Cinleri O’nu terketti, Rabbi Muhammed’i terketti.” ve benzeri yalan ve iftiraları yaymaya başladılar. Allah Teâlâ Hazretleri kırk gün sonra: “(Ey Habîbim!) Yarın şu işi yaparım, diye söyleme, Allah dilerse (yaparım) de.” buyurarak müşriklerin konuşmalarını sona erdirdi. Ve teselli olarak da: “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” buyurdu.[6]

Şimdi dönüp kendi halimize bakalım “Ben kurtardım, o kurtardı, o yaptı, sen yaptın…” gibi sözleri konuşurken o sözün bize yükleyeceği mesuliyeti düşünerek ölçülü ve hesaplı konuşmaya gayret edelim. Bu şekilde hareket edersek “lâ ilâhe illallâh”ı, “lâ fâile illallâh” olarak yani “Bütün işleri halkeden Allah’tır.” manası ile tasdîk ve ikrâr ederiz. Kul ancak o zaman tevhîd saflarındaki yerini alır.

Allah Teâlâ, tevhîd akîdesi üzere yaşamayı, ölmeyi ve dirilmeyi cümlemize nasîb buyursun.

Allah’ın selâmı, rahmeti ve ihsânları ehl-i tevhîdin üzerine olsun.

 

[1] Küfür lâfızları, sözleri. Kişinin imandan çıkmasına sebep olan sözler.

[2] İman edilmesi gereken meselelere her birini tek tek araştırmadan, toptan iman etmek.

[3] İman edilmesi lâzım gelen her bir meseleyi ayrı ayrı zikredip, bunların muhtevâsından haberdâr olarak onlara iman etmek.

[4] Bkz. Lokmân; 31/25; Ankebût; 29/61; Zuhruf; 43/9; Zümer; 39/38.

[5] Bkz. Kehf; 18; 23-24.

[6] Duhâ; 93/3.