Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Kendimize Yolculuk

63. Sayı · 2020/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

2019 yı­lı­nın son­la­rına doğru Çin’de baş­la­yan, adım adım dün­yayı et­kisi al­tına alan ve Mart 2020’den iti­ba­ren de yanı ba­şı­mızda his­set­meye baş­la­dı­ğı­mız bir sü­reci yaşadık/yaşıyoruz. Gözle gö­rü­le­me­yen, elle tu­tu­la­ma­yan, ko­kusu du­yu­la­ma­yan ancak mik­ros­kopla fark edi­le­bi­len 125 na­no­metre bü­yük­lü­ğün­deki bu virüs, içinde ya­şa­dı­ğı­mız dünya dü­ze­nini de­rin­den sarstı ve ciddi bir şe­kilde et­kisi al­tına aldı. Ge­liş­miş si­lah­lar, büyük tek­no­lo­jik alet­ler bu virüs kar­şı­sında ça­re­siz kaldı. Top­lum­lar ik­ti­sadî, si­yasî, hu­kukî ve sos­yal alan­lar başta olmak üzere büyük de­ği­şim­ler ge­çir­meye baş­ladı.

Dün­yada bin­lerce iş­yeri ka­pa­nır­ken, yüz­bin­lerce insan işini kay­betti. Her gün mil­yon­larca öğ­renci ve öğ­ret­me­nin sı­nıf­ları dol­du­ra­rak yüz yüze yap­tığı eği­tim, çev­ri­mi­çine dö­nüştü. Ca­mi­ler başta olmak üzere ma­bet­lerde toplu iba­det­lere mü­sa­ade edil­medi. Spor­tif mü­sa­ba­ka­lar, dü­ğün­ler, toplu et­kin­lik ve or­ga­ni­zas­yon­lar ya­sak­landı. Kı­sa­cası ha­ya­tı­mızda, daha önce hiç tec­rübe et­me­di­ği­miz ve kısa bir süre içe­ri­sinde uyum sağ­la­maya ça­lış­tı­ğı­mız yep­yeni bir dönem baş­ladı: “Evde kal”.

Dış dün­ya­mızda ya­şa­nı­lan bu ge­liş­me­ler, kısa bir süre içe­ri­sinde biz­leri de et­kisi al­tına aldı. Alı­şa­gel­di­ği­miz gün­lük ru­tin­leri de­ğiş­tirdi. Aynı or­tamı pay­laş­tı­ğı­mız eşi­miz ve ço­cuk­la­rı­mızla daha fazla vakit ge­çirme im­kânı elde ettik. Ge­nel­likle şi­kâ­yetçi ol­du­ğu­muz iş yo­ğun­lu­ğu­muz bir­den ha­fif­ledi. Di­le­di­ği­miz gibi üze­rinde do­laş­tı­ğı­mız yer­yüzü ye­rini, dört duvar ara­sına bı­raktı. As­lında ya­şa­nı­lan bu olum­suz süreç, in­sa­nın ken­di­siyle yüz­leş­mesi için bir fır­sat sundu.

Biz kim­dik? Ne­re­den ge­li­yor ve ne­reye gi­di­yor­duk? İçinde ya­şa­dı­ğı­mız yüz­yılda baş dön­dü­rücü bir hızla iler­le­yen tek­nik ge­liş­me­ler, şe­hir­le­ri­mizde yük­se­len gök­de­len­ler, fab­ri­ka­larda üre­ti­len ma­mul­ler, bil­giye ulaşma hızı, tıp ala­nında ya­şa­nı­lan ge­liş­me­ler, uzayla il­gili ya­pı­lan de­vasa ça­lış­ma­larla be­ra­ber bes­le­nen sonsuzluk/ölümsüzlük duy­gusu, ye­rini aciz­liğe bı­ra­kı­yordu. Ne­re­den ve nasıl ge­le­ceği belli ol­ma­yan bu virüs ca­nı­mıza mâl ola­bi­lir veya ka­lıcı et­ki­ler bı­ra­ka­bi­lirdi. Sahip ol­duk­la­rı­mızla her şeyi kont­rol al­tında tut­tu­ğu­muzu his­set­ti­ği­miz bir dö­nemde, as­lında sı­ğı­nı­la­cak ye­gâne var­lı­ğın Yüce Allah ol­du­ğunu bir kez daha öğ­re­ti­yordu. Bütün tıbbî imkân ve ge­liş­me­lere rağ­men sal­gı­nın zen­gin-fakir, yaşlı-genç, dok­tor-çiftçi vb. ayırt et­me­den her­kesi et­ki­le­ye­ce­ği­nin ör­nek­le­rini göz­ler önüne se­ri­yordu. Ken­di­mizi en iyi his­set­ti­ği­miz bir yerde bile güven içinde de­ğil­dik. “Ne­rede olur­sa­nız olun, sağ­lam ka­le­ler içinde bu­lun­sa­nız bile, ölüm size ula­şa­cak­tır…” ayeti, şu ha­ki­kati bir kez daha ha­tır­la­tı­yordu: “Bâki olan yal­nızca O’dur. Onun dı­şında kalan her şey fâ­ni­dir.” İşte bu fâ­ni­lik duy­gusu dünya ve ahi­re­tini inşa et­me­si­nin kilit ta­şını oluş­tu­ru­yordu ki bir kez daha ha­tır­la­mış olduk.

Bu dün­yada ne­yi­miz var? Ne­lere sa­hi­biz? Bizde ol­ma­yan ama et­ra­fı­mız­da­ki­lere bak­tı­ğı­mızda gör­dü­ğü­müz, bizde de ol­ma­sını arzu et­ti­ği­miz on­larca şey sı­ra­la­ya­bi­li­riz. Duygu ve dü­şün­ce­ler sahip olu­nan­lar­dan daha çok, sahip olu­na­ma­yan­larla meş­gul­dür. Bun­lar da ge­nelde men­kul ve gay­ri­men­kul de­ğer­ler­dir. Bu sü­reçte as­lında ne kadar büyük bir zen­gin­lik içe­ri­sinde ol­du­ğu­muzu fark ettik. Sağ­lı­ğı­mı­zın dün­ya­nın bütün ma­lına sahip ol­mak­tan daha büyük bir ha­zine ol­du­ğunu öğ­ren­miş olduk. Kü­çü­cük gelen evi­miz gün­lerce dı­şarı çık­ma­dan zaman ge­çir­di­ği­miz bir yaşam mer­kezi ha­line geldi. Aile fert­le­rini bu­luş­tu­ran, yemek ye­ni­len, te­le­viz­yon iz­le­nen ve is­ti­ra­hat edi­len bu ortam; yeri gel­di­ğinde oyun par­kına, ders­liğe, si­nema sa­lo­nuna, be­ceri atöl­ye­le­rine dö­nüştü. As­lında özü iti­ba­riyle dö­nü­şen biz­ler­dik. Eş­yaya ve me­kâna ba­kı­şı­mız de­ği­şince on­la­rın da fonk­si­yon­ları de­ğiş­meye baş­la­mıştı.

Eşya neydi? Asıl fonk­si­yonu ne­lerdi? On­ları kul­la­nan biz­ler için ne an­lama ge­li­yordu? Eşya ha­yatta biz­ler için birer amaç mıydı, yoksa araç mı? Araba, araba ol­duğu için değil, aile fert­le­rini bir yer­lere gö­tü­rür­ken on­la­rın ara­sın­daki mu­hab­beti güç­len­dir­diği için an­lam­lıydı. Kol­tuk­la­rı­mız, yemek ta­kım­la­rı­mız mi­sa­fir­le­rini ağır­la­dığı için kıy­met ta­şı­yordu. Okul, öğ­renme sü­re­ci­nin öte­sinde ar­ka­daş­lık iliş­ki­leri kur­du­ğu­muz, sos­yal­leş­ti­ği­miz, duygu ve he­ye­can­la­rı­mızı pay­laş­tı­ğı­mız için önem­liydi. İş dö­nüşü be­ra­be­ri­mizde sa­dece yor­gun­luğu değil, ge­le­ceğe dair ümit ve he­ye­can­la­rı­mızı da ta­şı­yor­mu­şuz. Evin ih­ti­yaç­la­rını gi­der­me­nin hu­zuru, psi­ko­lo­ji­mizi ayakta tutan bir güç kay­na­ğıy­mış aynı za­manda.

Ra­ma­zan neden önem­liydi? Niçin oruç tu­tu­yor­duk? Oruç in­sana neler ka­zan­dı­rırdı? Sal­gın sü­re­ci­nin yoğun ola­rak ya­şan­dığı bir za­manda idrak et­ti­ği­miz Ra­ma­zan, bam­başka bir bo­yutla gös­terdi ken­dini. Ne te­ra­vih­ler kı­lı­nı­yordu ca­mi­lerde, ne de insan ka­la­ba­lık­la­rı­nın ko­şuş­tur­ması vardı et­rafta. Bu se­ferki Ra­ma­zan ya­lındı, sa­deydi, ru­huna uygun ge­çir­me­miz için bir fır­sattı. Kur’an ile daha yakın olmak, te­ra­vih­leri tam ola­rak eda etmek için büyük bir imkân doğ­muştu. Be­de­ni­mizle be­ra­ber vücut aza­la­rı­mıza ve kal­bi­mize oruç tut­tur­ma­nın fır­sa­tıydı. So­kak­larda oruç yi­yen­ler azal­mış, davet ve zi­ya­fet­le­rin ar­dın­dan or­taya çıkan israf man­za­ra­ları yok ol­muştu. Ra­ma­zan kül­tü­rel ve ge­le­nek­sel öğe­lerle değil; di­li­mizi, be­de­ni­mizi ve kal­bi­mizi mâ­si­vâ­dan arın­dı­ra­rak yal­nızca Ona (c.c) yö­nel­me­nin adı ola­rak kar­şı­mıza çı­kı­yordu. Ken­di­mizi, ge­çir­di­ği­miz bir yılı göz­den ge­çirme; yap­tı­ğı­mız ha­ta­lar­dan piş­man­lık du­ya­rak, hay­rın yol­cusu ol­du­ğu­muzu ha­tır­lama fır­satı sağ­lı­yordu.

En son ne zaman de­rin­le­me­sine dü­şün­müş­tük? Hangi fik­rin et­ra­fında dü­şünme ey­le­mini ger­çek­leş­tir­miş­tik? Gü­nü­müz in­sanı hız ça­ğı­nın bir par­çası ola­rak sü­rekli bir yer­lere ye­tişme, bir şey­leri ye­tiş­tirme mü­ca­de­lesi ve­ri­yor. Özel­likle bü­yük­şe­hir­lerde olan­lar bu du­rumu faz­la­sıyla ya­şı­yor. İş­çi­sin­den pat­ro­nuna, öğ­ren­ci­sin­den mü­dü­rüne, ço­cu­ğun­dan ebe­vey­nine, çe­şitli mes­lek grup­la­rı­nın ça­lı­şan­la­rına kadar her­kes bir te­la­şın içinde yer alı­yor. Hayat meş­ga­le­si­nin içine her bir dalış, ger­çek­lik­ten biraz daha uzak­laş­tı­rı­yor in­sanı. Ge­nel­likle koş­mak­tan ne­reye git­ti­ğini dü­şün­meye fır­sat bu­la­mı­yor. Sal­gın biz­leri fi­zik­sel ola­rak ya­vaş­la­tır­ken, de­rin­le­me­sine dü­şün­me­miz yani te­fek­kür ede­bil­me­miz için bir imkân sundu. Geç­miş­ten ge­le­ceğe, mad­de­den ma­naya uza­yan bir köprü kur­durdu zih­ni­mizle kal­bi­miz ara­sında. Gün­lük ha­yatta meş­gul ol­du­ğu­muz, öm­rü­müzü har­ca­dı­ğı­mız iş­le­rin anlam ve de­ğe­rini, kur­du­ğu­muz iliş­ki­le­rin kıy­me­tini dü­şün­meye sevk etti. Ha­ya­tın ga­ye­sini tek­rar tek­rar ha­tır­la­ta­rak, ‘hiç’liği fark et­ti­rip, ye­ni­den bir inşa sü­reci baş­lattı. Ay­rı­lık bir­lik­te­li­ğin, yok­luk var­lı­ğın, fa­kir­lik zen­gin­li­ğin, has­ta­lık sağ­lı­ğın, acı tat­lı­nın kıy­me­tini öğ­re­ti­yor in­sana. Eli­nin al­tın­da­ki­ler her an yok olup gitme po­tan­si­ye­line sa­hip­ken; fark et­me­diği nice cev­her­lere sahip ol­du­ğunu gö­rü­yor. Kâ­i­nata, ta­bi­ata, in­sana, eş­yaya, mekân ve za­mana ba­kar­ken kul­lan­dığı göz­lü­ğün cam­la­rını si­le­rek, ha­yata ba­kı­şın­daki bu­la­nık­lığı gi­de­ri­yor. Bunun ar­dın­dan her şey, an­lamlı bir bütün ola­rak be­li­ri­yor. Bu­ra­dan ha­re­ketle dü­şün­mek, an­la­mak ve an­lam­lan­dır­mak ha­ya­tı­nın en büyük dönüm nok­tası olu­yor.