RASÛLULLAH (SAV) VE İLK İKİ HALİFENİN MAL VARLIKLARI

Yazımıza başlarken, Rasûlullah (sav) Efendimizin yâdıyla teberrük ederek başlamak isterim. O, bu dünya hayatının kapısını kapatıp, ahiret hayatının kapısını açtığı zaman dünyalık olarak acaba geride neyi bıraktı?

Bu hususla ilgili bir rivayette; Rasûlullah (sav) vefat ettiği zaman kendisinin ne bir devesi ne bir koyunu ne de vasiyet edeceği başka bir malı vardı. Öyle ki “Rasûlullah (sav) ehl ü iyâlinin nafakasını temin için, otuz sâ’ (yaklaşık doksan kg.) arpa karşılığında zırhını Medineli bir yahudiye rehin olarak vermişti.”[1]

Başka bir rivayette ise “Rasûlullah  (sav) vefat ettiği zaman, geriye dünya malı olarak ne bir dinar (altın) ne bir dirhem (gümüş); ne bir erkek köle ne bir kadın cariye ne de başka bir şey bıraktı. Ancak beyaz bir katır, kendine ait bir silah ve bir de sadaka olarak bıraktığı bir arazi parçası vardı.”[2]

Hz. Aişe vâlidemiz der ki: “Rasûlullah  (sav) vefat ettiği zaman, evimde yarım vasak arpadan başka bir şey yoktu.”[3]

İşte Rasûlullah  (sav)’ın mal varlığı bundan ibaretti. Geriye kalan bu mallar hakkında da: “Biz vâris olunmayız. Bizim bıraktıklarımız sadakadır.”[4] buyurmuştu. Ve söylediği gibi de olmuştur.

Hadîs-i şerifte geçen “nahnü:biz” çoğul kelimesini bu hadisi şerheden şârihler ya “biz peygamberler topluluğu” şeklinde anlamışlar ya da Rasûlullah (sav)’ın nezaketen “biz” diye buyurarak kendisini kastettiğini söylemişlerdir. Burada üçüncü bir ihtimal daha akla geliyor ki o da Rasûlullah (sav) “biz” diyerek kendini ve kendisinden sonra gelecek olan ümmetin halifelerini kastetmiş olmasıdır. Kastedilen mananın bu olması daha muhtemeldir. Çünkü ondan sonra gelen ilk iki halife bu hadîs-i şerifi böyle anlamış olacaklar ki, kendileri ve vârisleri için hiçbir şey biriktirmemişler, ölecekleri zaman da kalanları beytü’l-mâle iâde etmişlerdir.

Rasûlullah (sav)’ın “Biz vâris olunmayız.” sözünün hikmeti şu olsa gerektir: Eğer Rasûlullah (sav)’a mirasçı olunsaydı, insanlar, peygamberlerin mirasçılarına mal toplamak için ortaya çıktıklarını zannedeceklerdi. Allah bilir, hadîs-i şerif insanların zihninde oluşacak böyle bir vehmi kaldırmak için vârid olunmuştur.

Hz. Ebûbekir halife olunca, Rasûlullah (sav)’ın kime borcu varsa veya kime beytü’l-mâlden yardım yapacağına dair söz vermişse gelip almaları için Medine’de ilan ettirdi. Onları, Bahreyn’den gelen mallardan ödedi.

Rasûlullah’ın ilk iki halifesine gelince, biz burada bu iki büyük şahsiyetin, siyasî ve idarî işlerdeki dâhiyâne başarılarından ve mümtâz meziyetlerinden bahsetmeyeceğiz. Onların savaş meydanlarındaki kahramanlıklarından da bahsetmeyeceğiz. Burada, onların dünya ile münasebetlerinden, mal ile ilgili taraflarından bahsedeceğiz.

Rasûlullah (sav)’ın ahirete irtihalinden sonra Hz. Ebû Bekir’e (ra) halife olarak beyat edildi. “Ebû Bekir (ra), hicret etmezden evvel de ticaretle uğraşan, Mekke’nin sayılı zengin tüccarlarından ve mal varlığı olanlardan birisiydi. Müslüman olduktan sonra Allah yolunda kırk bin dirhem para harcadı (Bu miktar o zamanlar dudak uçuklatacak kadar büyük bir meblağdı). Müşriklerin eziyet ettiği Müslüman kölelerden yedi köleyi parasıyla alıp azat etti. Hicret ederken de beş bin dirhem parası vardı. Onu da Allah yolunda hicretten sora infak etmeğe devam etti.”[5] Hicretten sonra da ticaretle uğraşıyordu. Ticaret kafilesinin başında bazen Şam’a kendi gidiyor, bazen de başkasını gönderiyordu. Halife olduktan sonra da geçimini ticaretle sağlamaya devam etti.

Ebû Bekir (ra), Medine’nin uzak mahallelerinden Hazrec kabilesinden evli olduğu Hârice’nin kızı Habîbe’nin Sünh’deki evinde kalıyordu (Burası Mescid-i Nebevî’ye yaklaşık olarak yedi-sekiz kilometre mesafede idi). Halife olarak kendisine beyat edildiğinde, hurma dallarından bir ev veya kıldan bir çadır kurularak altı ay sonra Medine’ye nakledene kadar orada kaldı. Hz. Ebû Bekir, beytü’l-mâlin olarak kullanılan bu evden, mescide her sabah yaya olarak, bazen de kendine ait bir atla gidiyor, uzak olduğu için yatsıyı kıldırdıktan sonra ancak Sünh’deki evine dönebiliyordu. Kendisi namazda hazır olamadığı zaman, Hz. Ömer (ra), namazı kıldırıyordu.[6]

Altı ay sonra evini ve beytü’l-mâli, bugün “Hz. Ebû Bekir’in mescidi” diye bilinen, Rasûlullah’ın mescidine yakın olan eve nakletti. Sünh’teki evinde bulunan beytü’l-mâle ait ne varsa hepsini ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve orada hiçbir şey bırakmadı.

Ehlinin nafakasını temin için sabahları Medine çarşısına çıkıp elbise satar ve onunla geçinirdi. Omzunda salıtık elbiseler olduğu halde Medine çarşısına çıkarken onu gören Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh, hem hilâfet hem de ticaretin bir arada yürüyemeyeceğini anladılar.

Ashâb-ı kirâma, Rasûlullah’ın halifesine ihtiyaçlarını karşılayacak bir geçimlik tahsis ediniz dediler. Hepsi de buna olur vererek, eskiyip yırtıldıkları zaman, onların yerine aynısını alacağı iki tane cübbe ve yolculuğu için bir binek, birde halife olmazdan önce ailesini geçindirdiği kadar bir nafaka vermeyi kabul ettiler. Hz. Ebû Bekir de: “Ben de buna razı oldum.” dedi.[7]

Bu nafaka, bazı rivayetlerde; senelik iki yüz elli dinar, bazılarında ise beş bin dirhem olarak geçer. Bazı rivayetler de de; önce iki bin beş yüz dirhem, daha sonra bu miktarla geçinemediği görülünce, beş yüz dirhem daha artırılarak senede üç bin dirheme çıkarıldığı yer alır.[8]

Bugünkü parayla, aylık maaşı yaklaşık olarak bin üç yüz Türk lirası civarındaydı.  Başka bir yerde nakledildiğine göre Hz. Ebû Bekir’e takdir edilen miktar günlük olarak iki dirhemdi.[9] Bu habere göre günlük nafakası, beş Türk lirası kadardı.

Hz. Aişe (ra) vâlidemiz der ki: “Ebû Bekir, hilafet görevini aldığı zaman kendi malından altın ve gümüş ne varsa hepsini beytü’l-mâle devretti.[10] Halife olmadan önce bir koyun sürüsü davarı, bir de zaman zaman bindiği bir atı bulunuyordu. Ölümü yaklaştığında, “Yanımda olanları beytü’l-mâle devrediniz. Çünkü ben Müslümanların malından yanımda bir şey kalmasını istemiyorum.” dedi. Yanında bulunan mal ise, bir deve, bir köle, bir de beş dirhem kıymetinde bir kadife parçasıydı[11] (Bu kadife parçasının bugünkü karşılığı yaklaşık olarak yirmi Türk lirası civarındadır).

Ebû Bekir (ra)’in hilafeti, iki yıl üç ay on gün sürdü. Bu müddet zarfında beytü’l-mâlden ehlinin nafakası için harcadığının, sekiz bin dirhem olduğunu hesap ettiler.[12] Pazartesini salıya bağlayan gece akşam ile yatsı arasında, altmış üç yaşındayken rahmet-i Rahmân’a kavuştu.

Ebû Bekir (ra) vefat ettikten sonra defnedilince, Hz. Ömer (ra) emîn insanları çağırdı. Abdurrahman b. Avf, Osman b. Affân onunla beytü’l-mâli açıp içeri girdiler. Ne bir dinar ne de bir dirhem bulabildiler. Ancak orada bulunan bir çuvalı silkelediklerinde içerisinden bir dirhem gümüş düştü. Onlar Ebû Bekir’in bu haline çok kederlendiler.[13] Çünkü Ebû Bekir, beytü’l-mâle ne gelirse onu hiç bekletmez, teker teker fakire fukaraya, ihtiyaç sahiplerine eşit bir şekilde dağıtır, geriye bir şey bırakmazdı.

Hz. Ebû Bekir (ra)’ın vefatından sonra, Hz. Ömer (ra)’e beyat edildi. Hz Ömer, içi dışından daha hayırlı, dış görünüşü sert ama içi merhametle dolu birisiydi.

Hz. Ömer (ra) de ticaretle uğraşan ve geçimini o yolla sağlayan birisiydi. Vazifeyi üstlendikten sonra elinde ve avucunda ne varsa onları tüketip, ihtiyaç duyana dek, uzun bir müddet beytü’l-mâleden bir şey almadı. Daha sonra ashâbı toplayarak: “Ben geçimini ticaretle sağlayan birisiydim. Şimdi ise bu iş benim ticaretle meşgul olmama fırsat vermiyor. Bu hususta ne yapılması gerekir?” diye onlarla istişare yaptı. Orada bulunan herkes bir şeyler söyledi. Hz. Osman ve Sad b. Zeyd “Ondan (beytü’l-mâlden) dilediğin kadar ye ve yedir.” dediler. Bu hususta Hz. Ali ise susuyordu. Ömer ona: “Bu hususta sen ne dersin yâ Ali?” diye sordu. O da: “Fazlası sana helal olmaz. Akşam ve sabah olmak üzere, iki öğün yemek.” deyince, Hz. Ömer de bunu kabul etti. Kendisine Ebû Bekir’in yıllık nafakası kadar bir nafaka bağlandı.[14]

Hz. Ebû Bekir’in iki yıl üç aylık hilafeti müddetince beytü’l-mâlden aldığı miktarın tamamı sekiz bin dirhem olduğuna göre, Hz. Ömer’in yıllık nafakası yaklaşık olarak dört bin dirhem civarındaydı (Bugün bunun Türk parası karşılığı yaklaşık olarak ayda bin üç yüz liradır).

Hz. Ömer’e, Hz. Ebû Bekir’in aldığı kadar bir nafaka takdir edildikten sonra geçinme hususunda ihtiyaçları arttı. Yıllık gelir kendisine yetmemeye başladı. Aldığı maaşla çoğu zaman ihtiyacını karşılayamıyordu. Öyle ki bazan beytü’l-mâl memurundan borç alır, süre bitince borcunu ödeyemediği zaman maaşını alıncaya kadar süreyi uzatırdı.[15]

Kanaatimize göre daha sonra maaşının yetmemeye başlamasının sebebi, önce fakir olan Müslümanlar Hz. Ömer’in zamanından mal ve para sahibi oldular. Gelirleri ve servetleri artınca kıt kanaat harcadıkları parayı bolca harcamaya başladılar. Bu durum piyasalara tesir ederek fiyatların aşırı derecede yükselmesine sebep oldu. İşte bu hal karşısında halifenin nafakası kendine ve ailesine yetmez hale geldi.

Sahâbeden, bunu gören Osman, Ali, Talha ve Zübeyr (ranhm) toplanıp halifeye maaşını artırmasını teklif etmek istediler. Böyle bir teklifi direk Ömer’e yapmaktan çekindiklerinden dolayı, kendi isimlerinin gizli tutulması şartıyla Hz. Ömer’in kızı ve Rasûlullah (sav)’ın hanımı Hz. Hafsa’ya teklifi yaptırmayı uygun gördüler. Hz. Hafsa babasına bu durumu açtı. Bu teklifi kendisine kimlerin getirdiğini sorduysa da cevap alamadı.

Hz. Ömer, Hafsa’ya: “Sen benimle onlar arasındasın. Allah adına sana soruyorum. Rasûlullah (sav) elbise olarak neyi kıymetli görürdü? diye sordu, O da: “Renkli iki elbisesi vardı. Onları elçiler geldiğinde ve Cuma günü hutbeye çıkarken giyerdi.” dedi. Hz. Ömer devamla: “Peki, sana göre onun en kıymetli yiyeceği neydi?” dedi. Hafsa da: “Yağ ile hurmanın kavrularak üzerine dökülen arpa ekmeğiydi. Ondan yer ve başkalarına da yedirirdik.” dedi. Hz. Ömer: “Peki, eve serdiğiniz yaygılarınız neydi?” Hafsa: “Yazın altımıza açtığımız, kışın katlayıp yarısını altımıza serip, yarısını da üstümüze çektiğimiz bir kilimdi.”… Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: “Ya Hafsa, sana bu teklifi getirenlere söyle ki: Rasûlullah (sav) her şeyi yerli yerince kullandı. Ömer karar vermiş o da Rasûlullah (sav) gibi yaşayacak. Ben ve iki arkadaşımın durumu, yola giden üç kişiye benzer. Birincisi azığını aldı ve gideceği yere vardı. Sonra diğer yolcu birincinin peşine yola koyuldu ve ona ulaştı. Sonra üçüncüsü onlara tabi oldu. Eğer bu üçüncüsü onların yoluna girer, onların razı oldukları azığa razı olursa onlara ulaşır ve onlarla beraber olur. Şayet onların yolundan başka bir yola saparsa onlarla ebediyen bir araya gelemez.”[16]

Hz. Ömer, bir vasînin yetimin malından yediği kadarıyla iktifa ederdi ve: “Ben, beytü’l-mâlden harcamada, nefsimi yetimin vasîsi yerine koydum. İhtiyacım olmadığı zaman (takdir edileni dahi) almıyorum; ama fakr u zarurete düştüğümde maruf ölçüsünde yiyorum.”[17] derdi.

Hâlbuki zenginlik ve fakirliklerine bakılmaksızın beytü’l-mâlden yardım gören sahâbelerin aldıkları ise bundan çok farklıydı. Senelik olmak üzere, Hz. Abbas (ra)’a on iki bin; Rasûlullah (sav)’ın hanımlarına onar, -başka bir rivayette- on ikişer bin; Hz. Ali (ra)’ye sekiz bin; Hz. Hasan ve Hüseyn’e ve Bedir harbine katılanlara, Selmân ve Ebu Zer’e beşer bin dirhem atıyye (maaş) verilirdi.[18]

Ayrıca Hz. Ömer, muhacirlere beşer bin; ensara dörder bin; Üsame b. Zeyd’e beş bin; kendi oğlu Abdullah’a üç bin; muhacirlerin hanımlarına ikişer bin; muhacirlerin çocuklarına ikişer bin dirhem senelik atıyye verirdi. Hatta yeni doğan çocuklara yüz dirhem, sütten kesilince iki yüz dirhem, erginlik çağına ulaşınca daha fazla atıyye verilmesi kararlaştırılmıştı.[19] Yapılan bu senelik yardımlardan pay almayan kimse kalmazdı. Azatlı kölelere, hatta azat edilmemiş kölelere dahi beytü’l-mâlden atıyyeler verilirdi.[20] Mekke ehlinin her birine de sekiz yüz dirhem geçimlik bağlanmıştı.[21]

Hz. Ömer’in atıyye verdiği bu insanlar ne devletin vazifeli memuru ne de o çocuklar memur çocuğuydu. İşte bunlara bu kadar maaş bağlayan Hz. Ömer, beytü’l-mâl altın ve gümüşle dolu olduğu halde ve bunlarda tasarruf yetkisi kendisinde olmasına rağmen o, fakr u zaruret içerisinde hayatını ve hilafet vazifesini sürdürdü. Ahiretteki hasenâtından eksilme olur endişesiyle daha fazlasını almadı. İşte zühd budur. Burada alınması gereken birçok ders vardır ki bunun hesabını herkes kendi vicdanında yapması ve bu hassas kantar ile kendini tartması lazımdır.

Hz. Ömer (ra), hilafeti zamanında Şam’a gitmişti. Kendisinin daha önce hiç görmediği bir yemek getirdiler. Hz. Ömer: “Bu yemek bize getirildiyse tamam ama, peki arpa ekmeğinden doymadan ölen Müslüman fakirlerin hali nasıl olur.” deyince, Hz. Halid: “Onlara da cennet var.” dedi. Hz. Ömer’in gözleri yaşardı, ağlayarak: “Dünyalıktan bizim payımız bu olursa, onlar cennete giderler ve biz ve onlar birbirimizden uzun bir ayrılıkla ayrılırız.”[22] der.

Başka bir rivayette ise Hz. Ömer: “Vallahi bütün insanların yiyeceği bu yemek gibi olmadıkça onu ebediyen yemem.” dedi. Oradakiler: “Yâ emira’l-müminîn! Bütün Müslümanların yiyeceği bunun gibi nasıl olur!” dediklerinde de: “O zaman benim öyle yiyeceğe ihtiyacım yok.”[23] demişti.

Hiç kimsenin elinde olmadığı, yokluk zamanında zühd kolay bir iştir. Ama varlık zamanında, hele Hz. Ömer gibi, her şey kendi elinde, halka servetleri dağıtırken ve herkes de bolluk ve refah içinde yaşarken, kendisi fakr u zaruret içinde kıvranarak, kifâf-ı nefs kadarıyla yetinmesi ne kadar zor bir iştir.

Hz. Ebû Bekir (ra) vefat ettiği zaman on parası yoktu. Hz. Ömer ise vefat ettiği zaman birkaç yamalı gömleği ile bir hayli borcu kalmıştı.[24]

Kendisi: “Gökten biri seslenerek: “Ey insanlar, bir kişi hariç hepiniz cennete gireceksiniz.” deseydi. Cennete giremeyecek o kişi ben olurum diye korkardım. Yine biri seslenip: “Ey insanlar, bir kişi hariç hepiniz cehenneme gireceksiniz deseydi. Cennete girecek o bir kişinin ben olabileceğimi umardım.”[25] demiştir.

Bu mübarek insanlar İslâm’ın sırtından para kazanıp mal mülk sahibi olmadılar. Makamlarını ve yetkilerini kullanarak evlâd ü iyâllerini, yedi göbek nesillerini zengin etmediler. Bilakis her şeylerini, neleri varsa onları, Müslümanların ihtiyaçlarına sarf ettiler. Bütün mal varlıklarını İslam yolunda eritip tükettiler. Dünyalarına zarar verdiler; ama ahiretlerini yaptılar. Dünyada buna benzer başka bir örnek gösterilemez.

Allah Teâlâ onlara bükülmez çelik bir irade, olaylar karşısında usanıp yorulmayan bir kabiliyet verdi. Onlar da Allah’ın rızasının, ancak peygamberin çizgisinde gitmekle elde edileceğine inandılar. Onun için onlar; anadan, yardan, dünyalık ne varsa her şeyden vazgeçtiler. Kilitlendikleri bu sevda onlara başka şeyleri göstermedi.

Hz. Muâviye (ra): “Ebû Bekir dünyayı istemedi. Dünya da onu istemedi. Ömer’i ise dünya istedi; ama o dünyayı istemedi. Osman ise dünyayı istedi. Dünya da Osman’ı istedi. Osman dünyadan aldığı kadar dünya da ondan aldı. Bize gelince, biz midemiz için sırt üstü geldik (nimetlerin içine tepe taklak girdik). Nereye varacağımızı da Allah bilir.”[26] demiştir.

Et ve kanlarını İslamiyet’le yoğuran, içleri nur ve imanla dolu, zâhirleri Kur’ân ahlkıyla terbiye olmuş bu iki örnek şahsiyet hakkında Rasûlullah (sav): “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun.”[27] diyerek ümmetinin her kademedeki fertlerine sağlam nümuneler gösterdi. Allah Teâlâ onları da hayat meydanında insanlara teşhir etti. Onlardan sonra gelecek idareciler dünyadaki zulümlerine ahirette mazeret üretmesinler diye, onları kendilerinden sonra gelecek olan idarecilere örnek yaptı.

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: “Allah Teâlâ, Ebû Bekir ve Ömer’i kıyamet gününe kadar, gelecek idareciler için hüccet (uyulması gereken örnek) yaptı. Onları, kendisine ulaşılan uzun yolda, yarışa sonra gelen idarecilere örnek olmaları için çok zor meşakkat ve çileye soktu.”[28]

Ve âhiru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemin.

[1] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, VIII, 444-445; Bkz. Buhârî, Rehn, 2.

[2] Buhârî, III, 1005.

[3] Beyhakî, a.g.e., VIII, 444-445.

[4] Müslim, V, 155.

[5] İbn Hacer, el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe, IV, 172.

[6] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, I, 648.

[7] İbn Asâkir, Târîhü Medîneti Dimaşk, IV, 292.

[8] İbn Asâkir, a.g.e., XXX, 321.

[9] Ebû Bekir Sıddık, I, 14.

[10] a.g.e., IV, 292-293.

[11] Kenzü’l-ummâl, V, 611.

[12] Câmiu’l-ehâdîs, XXIV, 351.

[13] Câmiu’l-ehâdîs, XXIV, 364.

[14] Ömer b. el-Hattâb, I, 173.

[15] D. G., İslam Tarihi, 2183.

[16] Câmiu’l-ehâdîs, XXVIII, 411.

[17] Câmiu’l-ehâdîs, XXVI, 487.

[18] Ahmet Hilmi, İslam Tarihi, 235.

[19] D. G., İslam Tarihi, II, 168-169; Câmiu’l-ehâdîs, XXVIII, 19.

[20] D. G., a.g.e., II, 168-169.

[21] el-Bahrü’z-zehhâr Müsnedü’l-Bezzâr, I, 370.

[22] Câmiu’l-ehâdîs, XXVII, 242.

[23] Kenzü’l-ummâl, XII, 633.

[24] Ahmet Hilmi, a.g.e., 231.

[25] Kenzü’l-ummâl, XII, 620.

[26] İbn Asâkir, Târîhü Medîneti Dimaşk, 44, 288.

[27] Tirmizî, V, 609.

[28] Muhtasaru Târîhi Dimaşk, IV, 296.