FETVA EMANETİ

Fetva: “Bir sözün veya fiilin farz, vacip, sünnet, haram, mekruh, sahih, fasit, batıl… gibi kendine mahsus ıstılahlarla İslam’daki hükmünü tesbit etmektir”

“Her ne kadar “isabet edene iki, hata edene bir ecir” güvencesi bulunsa da, ashab-ı kiramdan itibaren İslam âlimleri fetva vermekte çok hevesli olmamışlar.”

İmam Nevevî: “Fetva vermek çok önemli, makamı yüce, fazileti büyük bir iştir. Çünkü fetva veren kişi (müftî) Peygamberlerin vârisi ve bir farz-ı kifayeyi yerine getiren birisidir. Fakat bu kişi aynı zamanda önemli bir sorumlulukla da karşı karşıyadır. Bu durum için ‘Müftî Allah (c.c) adına imza atan kişidir.’ demişlerdir.”

Ebu Hanife: “Allah’tan, İlim zayi olur korkusu olmasaydı kimseye fetva vermezdim.” der.

İmam Malik: “Bildiğini söyle, bilmediğinde sus, sakın ha insanların boynuna kötü bir gerdanlık takma.”

Fetvayı kabaca bir ifade ile “bir sözün veya fiilin farz, vacip, sünnet, haram, mekruh, sahih, fasit, batıl… gibi kendine mahsus ıstılahlarla İslam’daki hükmünü tesbit etmektir” diye tarif etmek mümkündür. Fetva vermek, bir nevi Allah adına konuşmak olduğundan fetva verene ağır bir manevî sorumluluk yüklediğinde şüphe yoktur. Her ne kadar “isabet edene iki, hata edene bir ecir” güvencesi bulunsa da, ashab-ı kiramdan itibaren İslam âlimleri fetva vermekte çok hevesli olmamışlar, daima bu sorumluluğu başkasının omuzlamasını temenni etmişler ve çeşitli münasebetlerle bu konudaki düşüncelerini dile getirmişlerdir. Onların bu sözleri, zaman içinde İslamî kaynaklarda, fetva vermenin manevî sorumluluğu ve şartları etrafında zengin bir ilmî servet oluşturmuştur.

Zamanımızın kalem ve kelam sahibi araştırmacılarından Pakistanlı Muhammed Takî Osmanî, “Usûlü’l-İfta ve âdâbuhû” ismi ile telif ettiği kıymetli eserinde bu konuyu ele almış, fetva vermenin lehinde ve aleyhinde söylenenleri, fetva usul ve esaslarını derlemiş, muhtasar ve müfid bir eser olarak talibinin istifadesine sunmuştur.1

Konuları yedi ana başlık altında ele alan Takî osmanî, birinci bölümde fetva ve fetva vermenin öneminden, ikinci bölümde Selefin fetva usulünden, üçüncü bölümde fukahanın tabakatından, dördüncü bölümde Hanefî mezhebinde fetva esaslarından (Resmü’l müftî), beşinci bölümde başka mezhebin görüşü ile fetva vermekten, altıncı bölümde zamanın değişmesi ile fetvanın değişmesinden, yedinci bölümde fetva vermeye ait hükümler ve prensiplerden bahsetmektedir. Biz bu kısa yazımızda bu bölümlerden bazı satırlar aktararak fetvanın ağır bir emanet olduğuna işaret etmeye çalışacağız:

Osmanî, “Selefin Nazarında Fetvanın Heybeti” (s.12) alt başlığı altında İmam Nevevî’den şu ifadeleri dikkatimize sunar: “Fetva vermek çok önemli, makamı yüce, fazileti büyük bir iştir. Çünkü fetva veren kişi (müftî) Peygamberlerin vârisi ve bir farz-ı kifayeyi yerine getiren birisidir. Fakat bu kişi aynı zamanda önemli bir sorumlulukla da karşı karşıyadır. Bunu ifade etmek için ‘Müfti Allah (c.c) adına imza atan kişidir.’ demişlerdir”. Osmanî, Nevevî’nin bu sözüne şu yorumu ekler: Onun için fetva verecek kişinin, fetva makamının bu ağır sorumluluğunun farkında olması gerekir. Çünkü fetva, şahsî görüşlerini ortaya koyma, yalnız akla göre konuşma veya kişisel duygularını ifade etme değildir. Fetva vermek Allah ve Rasûlüne vekâlet etmek ve yerlerin, göklerin ve tüm âlemin Rabbi adına imza atmak demektir. Bu, fetva makamının çok önemli ve mehabetli olması için yeterlidir.

Yazar, İbnü’l Kayyım’dan da şu güzel benzetmeyi nakleder: “Devlet başkanı adına imza atma makamı, şerefi küçümsenemeyecek, değeri görmezden gelinemeyecek kadar yüksek bir makamsa – ki öyledir -, yerlerin ve göklerin sahibi adına imza atma makamı nasıl yüce olmasın? Öyleyse bu makama getirilen kişinin kendini çok iyi hazırlaması, bu makamın azametini fark etmesi ve oranın değerini bilmesi, hak sözü söylemekten ve onu açıkça ilan etmekten dolayı içinde hiçbir sıkıntı olmaması gerekir. Fetva veren kişinin kimin adına fetva verdiğini, yarın Allah’ın huzuruna durup bunun hesabını vereceğini çok iyi bilmesi gerekir. Fetva vermenin çok ciddî bir mesele olduğunu açıklamak için Rasûlullah (s.a.v)’tan rivayet edilen şu hadis kâfidir: “Fetvaya daha cesur olanınız cehenneme daha cesur olanınızdır.”2

Takî Osmanî, bu konuda yukarıdaki ihtiyatlı tavrı teyit etmek üzere sahabe ve tabiînden de nakiller yapmaktadır. Birkaçını aktaralım:

Ukbe bin Müslim şöyle diyor: Abdullah b. Ömer’le otuz dört ay beraber bulundum. Kendisine yöneltilen sorulara çoğu zaman “bilmiyorum” der sonra bana döner “Bunlar ne istiyor biliyor musun? Bunlar bizim sırtımızı kendileri için cehenneme köprü yapmak istiyorlar.” der idi (s. 14).

Hatib el-Bağdadî, ashab-ı kiramın, bir mesele ortaya çıktığında cevabını vermekte Allah’ın kendilerine yardım edeceğine tam inandıkları için, olmamış bir olay için neredeyse hiç fetva vermedikleri tesbitinde bulunduktan sonra, onların hepsinin, fetvayı başkasının vermesini temenni ettiğini söyler. (s.15)

Tabiinden İbnü Halde, İmam Malik’in de hocası olan Rabîa b. Ebü Abdürrahman’ı uyarır ve der ki: “Görüyorum ki insanlar etrafında toplanıyor. Birisi sana bir mesele sorarsa bütün gayretin onu kurtarmak olmasın, kendini kurtarmak olsun.” (s. 17).

Bişr b. Hâris: “Kendisine fetva sorulmasını bekleyen, soru sorulmaya ehil değildir.” der. (s. 15).

Ebu Hanife de: “Allah’tan, İlim zayi olur korkusu olmasaydı kimseye fetva vermezdim.” der. (s. 16).

İmam Malik: “Bildiğini söyle, bilmediğinde sus, sakın ha insanların boynuna kötü bir gerdanlık takma.” der. (s.18).

İmam Şafiî’ye bir gün bir mesele sorulur. Cevap vermez. Neden cevap vermediği sorulduğunda: “Düşünüyorum, fazilet susmakta mı cevap vermekte mi?” der. (s. 21).

3 – Değerlendirme:

Yukarıda arz edilen kıymetli ikazlardan, adı geçen kitabın sadece fetva vermenin ağır vebalinden bahsettiği sanılmasın. Müellif bu meselenin usul, âdâb ve ahkâmından bahsederken, yeri geldiğinde fetva vermenin sadece caiz değil hatta farz-ı ayın olduğu durumları da geniş şekilde ele almaktadır.

Bilindiği gibi şartları oluştuğunda ve ihtiyaç duyulduğunda içtihatta bulunup fetva vermeyi yasaklayan naklî bir nas bulunmamaktadır. Bunca fıkıh ve fetva serveti de buna delildir. Böyle bir yasak aklen de mümkün görülmemektedir. Zira fetva vermek mutlak olarak haram olsaydı âlimler bundan şiddetle kaçınırlardı. Neticede naslar sınırlı olaylar sınırsız olduğundan, ortaya çıkan yeni meselelerin dinde yeri bulunamaz, Müslümanlar tedirgin ve huzursuz olurlardı. Çünkü her Müslüman, yaptığı her işin, söylediği her sözün, hatta kalbinde barındırdığı her düşünce ve niyetin Allah katında kendisine neler kazandırıp neler kaybettirdiğini bilmek ister, bilmesi de gerekir. Bilsin ki pişmanlığın kar etmediği o gün gelmeden tedbirini alsın, halini ıslah etsin. İşte âlimlerin bu alandaki sorulara verdikleri cevaplara geniş manası ile “FETVA” diyebiliriz.

Müslümanlar, başka hiçbir ümmete nasip olmayan zengin bir fıkıh ve fetva servetine sahiptir. Bu da gösteriyor ki, hiç bir asırda İslam âlimleri yeni çıkan – hatta henüz olmamış – meseleler hakkında içtihat edip hükmünü beyan etmekten, fetvasını vermekten geri durmamışlar. Hatta yukarıda kendilerinden fetva verme konusunda çekinceler naklettiğimiz İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafiî gibi âlimlerin, bu fetva ordusunun sancaktarları olduğu herkesin malumudur. Durum bu ise yukarıdaki ikaz ve tenbihleri, korku ve endişeleri nereye koymalı, nasıl okumalı ve nasıl anlamalıyız?

Bu alanda söylenecek çok söz olabilir ama konuyu bu kısa yazı çerçevesinde şöylece bağlamak mümkündür: Fetva bir emanet-i şer’iyye ve bir emanet-i ilmiyyedir. İctihat ehli ictihad ederken, tercih ehli tercih yaparken, taklid ehli de fetva alır ve fetva naklederken dikkatli olmalıdır. Heva ve hevesleri, dünyevî çıkar ve menfaatleri değil yarın huzur –u ilahide, bu fetvanın hesabını nasıl vereceğini düşünmeli, fetva soranı değil kendini kurtarmaya bakmalıdır. Fetva soran kişi de, verilen fetva dünyevî olarak işini kolaylaştırsa da, “müftüler fetva verse de sen fetvayı kalbine sor.” hadis-i şerifi gereğince imanlı kalbine sormalı, oradan gelecek cevaba göre hareket etmelidir. Çünkü “insanlar helak olur, âlimler kurtulur. Âlimler helak olur, ilmi ile amel edenler kurtulur. Onlar da helak olur ihlaslılar kurtulur”. İşte o ihlas samimi Müslümanın kalbinin sesidir. ü

1             Mektebetü Meârifi’l Kur’an, Karaçi-Pakistan, 2011

2             Hadisi Dârimî rivayet etmiştir:1/179

RABBİMİZİN İNSANA TESLİM ETTİĞİ EMANET

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla Ya Rabbe’l âlemin, Sana Senden senâ etsin lisanım. Seni bulsun, Seni bilsin cenânım (kalbim). O türlü (öyle bir) kalbe rabt et kalbimi ki onunla terk edem kibr u riyayı Onunla…

MÜSLÜMANIN İTİKADI

Kurtuluşa erecek olan Müslümanlar; bid’atlerden berî, Kitab’a ve Sünnet’e gereği gibi tutkun, dinî hükümleri kendi arzularına göre mânâlandırmak ve bozmaktan uzak, Müslümanlar arasına ayrılık düşürmekten çekinir oldukları için, kendilerine “Ehl-i Sünnet ve Cemaat” denilmiştir.

BİZ BİZE EMANETİZ

Emanet: Emniyet kökünden gelen bir kelimedir. Arapça’da “güvenmek, doğruluk, itimat etmek, korku ve endişeden emin olmak.” manasındaki “emin” mastarından gelen “emanet” kelimesi hıyanetin zıt anlamlısı olarak isim şeklinde kullanıldığı gibi “güvenilir olmak” anlamında mastar şeklinde…

EMANET

Emanet, emniyet, iman kelimeleri aynı kökten gelirler. İmanın olmadığı yerde emniyet olmaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.