RAHMET YOLUNA GİREN RAHMETE NÂİL OLUR GAZAP YOLUNA GİREN GAZABA MÜSTEHAK OLUR

Hz. Ömer (r.a) efendimiz, Saîd ibn Âmir el-Cümahî (r.a)’yi Humus’a vali olarak göndermişti. Humus halkının: “Bu valide bir hastalık var. Sık sık bayılıp düşüyor, uzun süre kendisine gelemiyor. Bazen bu bayılmalar gün içinde birkaç kez tekrar ediyor.” şeklindeki şikâyetleri üzerine durumu bizzat tetkik etmek için Humus’a gelmişlerdi. Saîd ibn Âmir (r.a)’i çağırarak durumu izah etmesini emredince; soruyu duyar duymaz kendisinden geçen Saîd (r.a) kendisine gelince meseleyi şu cümlelerle izah etmişlerdi:

“Mekke’deydim henüz Müslüman olmamıştım, tellalların, “Bedir’de yakınını kaybedenler, kalplerindeki intikam ateşini teskin etmek isteyenler, Bedir’in intikamını seyretmek için Ten’im Meydanına toplansınlar.” sedalarıyla uyandım. Gözü dönmüş küffara katılarak Ten’im meydanına geldim. Darağacı kurulmuştu. Ağır hakaret ve zulümler altında Hubeyb (r.a), meydana doğru sürükleniyordu. Darağacının önüne getirildiği zaman mübarek vücudu kanlar içerisinde kalmıştı.

Ebû Süfyan, kanlar içindeki Hubeyb’e yaklaşarak, “İstemez miydin, şimdi senin yerinde kendisi için bu çilelere katlandığın kişi olsaydı, sen de ailen ile mutlu mesut hayat sürseydin?” dedi. İşte o an, ilk baştan beri cesaretiyle, vakur yürüyüşüyle, hakaretlere aldırış etmeyen, kararlı duruşuyla beni son derece etkilemiş olan Hubeyb “Asla!” diye kükredi. “Değil onun benim yerime burada şehid edilmesine razı olmak, Medine-i Münevvere’de, mübarek ayaklarına bir dikenin batmasına dahi razı olmam.” dedi. İki rekât namaz kılmak için müsaade istedi. Onu abdest alırken seyrettiğim dakikalar tarif edemeyeceğim bir lezzeti tattığım anlardı. Öyle güzel abdest almış, öyle huzurlu bir namaz kılmıştı ki, hayran olmamak, etkilenmemek mümkün değildi. Namazdan sonra küffara dönerek: “Ölümden korktu, diyeceğinizden endişe etmeseydim, daha uzun kılmak isterdim.” cümleleriyle şehadete hazır olduğunu ifade etti. Ondan sonra kâfirler gözümün önünde onu parça parça doğradılar, fakat şu cümlesi aklımdan ve kalbimden çıkmadı. Son nefesini verirken “Ya Rab! Bunların kökünü kazı, hepsini helak et, geriye bir tane bile kâfir bırakma!” diye beddua ediyordu.

O an sema başıma yıkılacak zannettim. Oracıkta helak olacağımızdan emin gibiydim. Böyle bir beddua, böylesi bir ah asla yerde kalmazdı. Yemek yiyemedim, su içemedim. Günlerce gözüme uyku girmedi. Birkaç gün sonra Müslüman oldum. İşte o andan beri düşünürüm: Huzur-ı İlâhiye’de Allah Teâlâ: “Ya Said! Müslüman kardeşin; elleri bağlı, silahsız, yalnız Hubeyb gözlerinin önünde, elleri silahlı zalimler tarafından hunharca katledilirken niçin bir şey yapmadın?” diye sual ederse, benim halim ne olur? İşte o hesap gününü düşündükçe, o hesap gününün dehşetiyle kendimden geçer, bayılıp düşerim.”

Ten’im Meydanı Mekke’de değil bugün, darağaçları Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Myanmar’da, Patani’de, Cezair’de, Tunus’ta, Doğu Türkistan’da ve sair bilâd-ı İslamiye’de kurulmuş, İslam ümmetinin on binlerce masum evladı; elleri bağlı, silahsız Hubeybler gözlerimizin önünde hunharca katledilmektedir.

Bunun hesabı bizden sorulacak olursa, “Ey İslam ümmeti! Kardeşin katledilirken niçin bir şey yapmadın?” sualine cevap vermeye hazır mıyız?

Bu sual karşısında tüylerinizin diken diken olduğunu, çaresizliğinizin gözlerinizden damlalar halinde boşalmakta olduğunu tahmin edebiliyorum. Fakat bu sualden çok daha dehşetli, çok daha düşündürücü ve ürkütücü bir suale daha muhatap olacağız ki işte o gün “Ya Rabb!” demeye dilimiz, merhamet dilemeye yüzümüz olmayacak. Allah zü’l-Celal soracak:

“Ey ümmet-i İslam! Niçin Suriye’de taş üstünde taş bırakmadınız? Niçin Irak’ı kan gölüne çevirdiniz? Niçin Filistin’i kana boğdunuz? O masum bebeleri niçin yetim bıraktınız? O afife kadınları niçin lekelediniz? Niçin ?Niçin ? Niçin? ”

Allah Allah! Biz ne yaptık ki? Sokaklara dökülüp de küffara kahretmedik mi? Tel’in toplantılarına katılıp da “kahrolsun İsrail, kahrolsun Amerika” sloganları atmadık mı? Küffarın ürünlerini boykot edip beddualarla, gözyaşlarıyla yalvarmadık mı? Daha ne yapacaktık? Nerede hata yaptık? Niçin bütün bu zulümlerin hesabını Allah bizden soracakmış? derseniz…

“Başınıza gelen her musibet kendi elleriniz ile yapıp ettikleriniz sebebiyledir.” hükm-i İlâhîsi gereği, rahmet yoluna giren rahmete nail olur, gazap yoluna giren gazaba müstahak olur. Rabbe muhalefet ile nusrete gidilemez. İsyanlar ile Ondan yardım talep edilemez. Şeriata sırt çevirerek, Kuran’ı bir kenara kaldırıp atarak, kendi geliştirdiğimiz, İslam’a ters bir takım usûl ve metotlarla zafere doğru yol alınamaz.

“(Sizi) Ona (Allah’a) (yaklaştıracak) vesile(ler) arayınız.”[1]

Dualarınızın, ibadetlerinizin kabulüne sebep olacak, akan kanın durmasına, yürekleri titreten feryatların dinmesine sebep olacak vesileler…

İslam, namaz kıldırırken hata yapan bir imamı “Sübhânallah” sözüyle uyarmayı kadına haram kılmışken;  “Kadının evinde kılacağı namaz cemaatle camide kılacağı namazdan efdaldir”  buyurarak kadınlara, evlerinin içi kıblegâh gösterilmişken; “Ey kadınlar! Karargâhlarınızı evlerinizde kurunuz.”  Emr-i İlâhîsi ile cihad faaliyetlerini evlerinde yürütmeleri onlara emredilmişken; sen binlerce kadını sokağa döküyor, onların tekbir sesleri ve sloganları vesilesiyle Allah zü’l-Celâl’den nusret bekliyorsun.

Hanımını yabancı erkeklerin karşısına sekreter çıkarmışsın. Kızının iffetini sokaklarda unutmuşsun. Neslini, televizyon karşısında, internet başında kaybetmişsin. Namazsız, abdestsiz, Kur’an’sız, İslamsız bir neslin babası haline gelmişsin. Ortaya koyduğun şahsî hayatınla, aile hayatınla, cemiyet hayatınla İslâmî kimliğini, şahsiyet ve şuurunu yitirmiş, ruhsuzlaşmış, günbegün Yahudileşmiş, Hristiyanlaşmışsın. Nefsin esiri, şeytanın maskarası haline gelmişsin.

Hangi nusreti, hangi zaferi bekliyorsun?  Korkmuyor musun “Ya Rab! Kahreyle.” derken. “Ya Rab! Kahreyle.” bedduasının senin hanende tecelli edeceğinden korkmuyor musun?  Bu bedduadan evladının, kızının, torununun, gelininin de hisse alacağından endişe etmiyor musun?

Bugünlerde dernekler, vakıflar, cemiyetler ve cemaatler birer boykot listesi çıkarmış, dağıtıyorlar. Şimdi müsaadenizle ben de sizlere bir boykot listesi çıkarmak istiyorum.

Kadınlarımız, kızlarımız İslam ümmetinin nusreti için, çarşıları, pazarları, sokakları boykot etsinler. Liseleri, üniversiteleri, iş yerlerini, sekreterlik ve kasiyerlik hizmetlerini boykot ederek evlerine kapansınlar. Zafer ve nusret taleplerini, kahır ve lanet dualarını yaşlı gözlerle seccadeleri başında Rablerine arz etsinler.

Hanım kızlarımız, miting meydanlarında çay simit yiyerek boy boy fotoğraflar çektirmekle, bu resimleri internet ortamında hayâsızca neşretmekle zafer beklemesinler. Envâi çeşit nimetlerin hazır edildiği ziyafet sofralarında, ahireti unutturan nimetlerin içerisinde, kahkahaların ayyuka çıktığı gaflet meclislerinde, magazin sohbeti yaparken sofraya koka kola koymayarak, sözüm ona İsrail’e boykot uygulamak suretiyle sakın ha nusret beklemesinler. Zira böyle bir beklenti boş bir hayalden ibarettir.

Rengârenk elbiseler içerisinde, yüksek topuklu ayakkabılar üzerinde, kimliğini kaybetmiş bir hanımefendi olarak sadece “Vakko” marka eşarbı boykot ederek nusret beklemek, ümmetin başına bela olup yağmaktan başka bir şey değildir.

Erkeklerimiz; kredi kartlarını, faizli muameleleri, kâr payı isimli mestur faizleri boykot etsinler. Evlerdeki küfür saçan televizyonları, israf kokan mobilyaları, dolapları, elbise ve müzeyyenâtı boykot etsinler. Namazsız evlatlarını, tesettürsüz kızlarını boykot etsinler. Harama alışmış müzik dolu kulaklarını, haram bekleyen isyan dolu gözlerini boykot etsinler. Sabaha kadar mışıl mışıl uyudukları yataklarını, şeytana teslim ettikleri hayatlarını boykot etsinler. Ezan vakti, sokakları boykot etsinler. Mutlaka ve mutlaka sabah ve yatsı namazını cemaatle camide kılsınlar. Mazlum coğrafyaların halini bütün dünyaya duyurmanın derdinden önce tazarru ve niyazlarını, gözyaşı ve dualarını Allah’a, Onun rıza kapısına ulaştırmanın derdini çeksinler.

Topyekûn küfre sırt çevirip, bütün külliyetimizle İslam’a yöneldiğimiz gün; beşerî güç odaklarını boykot edip, güç ve kuvvetin asıl sahibine yöneldiğimiz gün, işte o gün kızıl denizler yarılacak, bataklıklar önümüzde yollar olup açılacaktır. Kâfir dünya bütün debdebe ve şatafatıyla yerin dibine batacak; âh u eninler, feryâd u figânlar yerini zaferi remzeden tekbir sedalarına bırakacaktır. İşte o gün gözyaşları dinecek, Müslümanların yüzünde hakiki sevinç tebessümleri talaan edecektir. İşte o gün bizim hakiki bayramımız hakiki sevinç günümüz olacaktır.

[1] Mâide, 5/35.

BİRİLERİNE ESİR OLMAK İÇİN Mİ OKUYORUZ?

İnsanoğlu, nereden geldiğini, nereye doğru gittiğini; her an, her nefes neler yapma mecburiyetinde olduğunu daima tefekkür etmelidir. Çünkü her nefesimiz o anda değerlendirilmesi gereken bir hayat parçasıdır. Alınan her nefesle beraber hayatımız eksilmektedir. Hayatımızın ne…

NEFHA-İ MUHAMMED (S.A.V) -ŞÜKÜR DAMLALARI-

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذَا صَلَّى قَامَ حَتَّى تَفَطَّرَ رِجْلَاهُ، قَالَتْ عَائِشَةُ: يَا رَسُولَ اللهِ أَتَصْنَعُ هَذَا، وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ،…

BUNCA NİMETLERİN SAHİBİNİ TANIMAMAK EN BÜYÜK NANKÖRLÜKTÜR

Şükür, sözlükte “yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek, ona minnettar olmak” demektir. Şükür kelimesinin ıstılâhî manası; “verilen herhangi bir nimetten dolayı bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile saygı…

ŞÜKRÜN HAKÎKÂTİ

er-Râğib el-İsfehânî, Müfredât adlı eserinde şöyle diyor: “ Şükür; nimeti tasavvur etmek ve onu izhar etmektir. Şükrün zıddı küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve onu örtmektir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir