GÜMÜŞHÂNELİ AHMED ZİYÂEDDÎN EFENDİ HAKKINDA YENİ BAZI BİLGİ VE BELGELER-II

Bu makalede zikredeceklerim, Cemâleddin Server Revnakoğlu’nun arşivinde (Dîvân Edebiyatı Müzesi Galata Mevlevîhanesinde iken) Mehmed Zihni Efendi[1] ile ilgili çalışmalarımı sürdürürken rastlamış olduğum ve olduğu gibi naklettiğim belgelerden[2] ve daha başka yerlerden elde ettiğim bilgilerden ibarettir:[3]

Gümüşhânevî’nin Halîfeleri

     140’dan fazladır. Bunlardan 4 kişiye ayrıca “Tâc-ı şerif’’  giydirmiştir.

     Birincisi,  vefatından sonra yerine geçen Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’dir.

     İkincisi, Kırîmî Müctebâ Efendi merhum (1319 Rebîu’l-âhirinde rıhletle Silivri kapusunda yatıyor.)

Usturumcalı Hasan Tahsin Efendi (Hacı Kaftan Bayramî Câmii şerîfi imamı bulunan zât bunun halifesidir.)

– Rize’nin “Varda” (şimdiki adı Güneyce) köyünden merhum Hacı Osman Efendi.

Kaymakam Hacı Osman Necâtî Efendi merhum (bin Berber Yahya) ‘Kaymakam Hacı Osman Bey’ diye ma’rûftur. Pirlepe’li (Pirlepe Arnavutluk’tadır)[4] olan bu zâtın ecdâdı Fâtih’in Konya’dan tehcir ettiği Karaman Türklerinden ve ‘Bayraktarlar’ ailesindendir. Kaymakam Hacı Osman Bey piyade kaymakamlığından mütekaid olup Gümüşhaneli halifesidir. Son zamanlarda şeyhlik makamını irâdeten ve intihâben temsil edenlerden Karahisâr-ı Şarkîli Mehmed Hilmi Efendi’den sonra bu kudsî vazife yine husûsî mâhiyette kendisine tevcih edilmişti.

1941 senesinde (80) yaşında iken rıhlet eyledi. Merkez Efendi hazîresinde (mezar) taşı var. Hayatında 5 kadın almış; hiç gözlük kullanmamış ve dâimâ misvâk-ı şerîf isti’mâl eylemişti.

Osman Necati Efendi’den sonra Hasîb Efendi merhum ile Demircili Ömer Lütfi Efendi merhum gayri resmi olarak neşr-i tarikat etmekte idiler.

     Gümüşhâneli’nin Diğer Hulefâsı:

  • Ahmed Hilmi Efendi

Ankaralı Hacı Ahmed Hilmi Efendi bin Muhammed bin Ahmed. Bu zâtın Of Köyü’nde hayatta bulunan bir halifesi vardır.

Şimdi Bakırköy Kartaltepesi Camii Şerifi’nin imamı bulunan Mudurnulu Hafız Ahmed Tahir Efendi de yakın talebe ve mürîdânındandır.

Ankaralı Hacı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhâneliden icâzet aldıktan sonra İzmit’in Fevziye, Taşçılarbaşı ve Yenicuma Camii Şerif’lerinde Salı ve Cuma günleri ‘Hatme-i hâce’ yaptırmaya başlamış ve bir hayli mürid toplamıştır. Tarîkati neşr etmek hususunda da büyük şöhret ve muvaffakiyet elde ettiği görülmüştür.   Kastamonu’ya sürüldüğü zaman orada fıkha dair bir eser meydana getirmiş idi. Vefatında yaşı sekseni bulmuştu.

1328 Şaban-ı şerifinde bastırılan bu kitab (Muhıbbu’l-fıkh lihıfzı’d-din) ismini taşımakta ve iman elfâzı, ahlâk, bey’-şirâ, (alım-satım) elfâz-ı küfr, nikâh ve talâka müteallik meseleleri ihtiva etmektedir. Kenarları haşiyeli olup büyükçe çapta (79) sayfadır.[5]

(“İkdam”dan (iktibas): İrtihal: İzmit’in Gazi Süleyman Paşa Medresesi müderrisi, hulefâ-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye’den ve fudalâ-i asırdan Ankaralı Hacı Ahmed Hilmi Efendi irtihâl-i dâr-ı bekâ eylemiştir. Mevlâ-yı Müteâl rahmet eyleye…    İzmit’te Sultan Orhan Camii civarında Kale Kabristanı’ndadır.

15 Muharrem 1335

30 Teşrin-i Evvel 1332

12 Teşrin-i sani 1916, Pazar.)

 

  • Eyyüblü Hacı Mehmed Emin Efendi (Yücel)

24 yaşında iken üç haccından ikincisini, (Gümüşhaneli) ile beraber yapmıştır. Müşârun ileyhin hâdim-i hâssı olarak uzun zaman yanında ve hizmetinde kalmıştı. Eyyüb Hazret-i Hâlid Camii Şerifinin vâizi ve ‘Adile Sultan’ türbesinin türbedârı idi. Sonradan (Zâferanbolulu Şeyh İsmail Necâti Efendi) den istihlâf olunmuş ve hem de bu zâtın oğlu eski İstanbul Müftüsü Mehmed Fehmi Efendi ile birlikte dersten icâzet almıştır.

1936 Eylül’ünde 85 yaşında vefat eyledi. Eyyûb Bahâriye’sinde “Şehidlik”de medfundur.

10 Muharrem 1270’de doğmuştu.

  • Mehmed Hilmi bin Yusuf Hulûsî Efendi

Şarkî Karahisarlıdır. 1282’de orada doğmuştur. Bâbıâlî’de Beşirağa Kütüphanesi’nin hâfiz-ı kütübü idi. Sultan II. Mahmud Türbesi’nin “Riyaset-i Hatm-i Hâcegân” ciheti de[6] üzerinde bulunuyordu. Bu vazife 12 Haziran 1333 tarihinde Salih Efendi’den sonra kendisine verilmişti. Nûruosmâniye Camii Şerif’inin müezzinlerinden ve zamanımızın muvaffakiyetli genç hattatlarından Mustafa Receb (Berk) bu zâtın tek oğludur. Kendisi (Recep Efendi) Beşiktaşlı Hacı Mehmed Nûrî[7] merhumdan hicrî 1368’de icâzet almıştır. 1327 doğumludur.[8]  

  • Za‘feranbolu’lu[9]

Bozacı Zâde Hacı Mehmed Efendi merhum bir hayli kelam-ı kadim yazmakla tanınmış, Sekbanbaşı Yakub Ağa Camii Şerifi imamı Zaferanbolu’lu Hattat Muhammed Şevki Efendi merhum,  bu zattan ders okumuş ve 1303’de icâzetnâme almıştır. (Hattatlar dosyasındaki hal tercemesinden ve Son Hattatlar)

  • Fatih Türbedarı Ahmed Âmiş Efendi Merhum

(Teberrüken bir icâzetnâme verilmiştir.)

(Abdulaziz Mecdi Hayatı ve Eserleri, Sayfa: 146)

  • Hacı Hâlid Efendi Merhum

Demircilidir. (Manisa’nın Demirci kazasındandır.) Şeyh İsmail Necâtî Efendi Halîfelerinden Demircili Hoca Ömer Lütfi Efendi’nin babası idi.

  • Ulemadan Tarsuslu Hacı Hamza Hazmî (هضمي) Efendi bin Hakkı bin Ahmed Hilmi

Meşhur Sultan Selimli Hafız Şâkir Efendi’den okumuş ve icâzet almıştır.

Ramazanzâdelerden Eliyeşil Müftünün (Tarsus Müftüsü Hacı Ahmed Hilmi Efendi) torunudur. Bu sebeple Müftüzâde de denilir. 85 yaşında evlenmiş bir çocuğu olmuştur. 10 sene sonra da kendi göçtü. Tarsus umȗmi kabristanında yatıyor. Fıkıh ve hadis ilimlerinde şöhreti vardı. Mesnevî-i Şerîfin büyük parçası ezberinde idi. 1308’de Tarsus’ta ilk defa Türkçe hutbe okumuştur. Ahmed Ziyaeddin Efendi’nin en son halifesidir. 14 Şubat 1955’te 95 yaşında iken intikal eyledi. Tarihle de alakalı idi. Hazmî mahlası ile manzumeleri vardır.

Gümüşhaneli Hulefâsından

  • Hasan Tahsin Efendi

Prizrenlidir. Orada kalıp tekkesinde postnişîn idi. İlmiyeye mensuptur.

Gümüşhaneli ile birlikte Hicaz’a gitmiştir. Gümüşhaneli rahatsızlanmış; onu sırtına alarak tavaf ettirmiştir. Vefâtına kadar da yanında ve hizmetinde bulunmuştur.

  • Kırımlı Hacı İsmail Efendi

Ulemâdan bir zâttır. Hicrî (1317) de vefât etmiş, Eyyüb Sultan’da Melek Efendi Türbesine[10] gömülmüştür. Sülüs yazılı taşı vardır. Başında işlemeli Nakşî tâc-ı şerifi (vardır).

Kitabesi sülüs(tür):

Huvelbâkî

Tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyyeden Gümüşhânevî el-Hâc Ahmed Ziyâeddin Efendi Hazretlerinin Hulefâ-i (kiramından) Kırımî el-Hâc İsmail Efendi Hazretlerinin rȗhuna el-Fâtiha! Sene 1311.

  • Halil Fahri Efendi (Erzincan Kadısı Tortumlu)

Mübârek, muhterem (Prof.) (Ziyaeddin Fahri) Fındıkoğlu’nun babasıdır.[11] Okuluna şeyhinin adı olan “Ahmed Zıyaeddin”i koyması ona intisabından dolayıdır.

  • Hacı Şevket Efendi

Eski Erzurum Meb’ȗsu (…) Şevket Efendi, Ahmed Zıyâeddin Efendi’den intisab ve istihlâf ile kalmamış, ondan ders de okumuş ve hadisten icâzetnâme de almıştır.

  • (Kırımlı Müctebâ Efendi)

“Merkez Efendi”den Silivrikapusu’nda “Hacı Bayram Çeşmesi”ne bitişik kahvenin arkasına inen çayırın verasında ve kahveye yakın tarafta; çift şâhideli, muntazam, mazbut mermerden başında sivri imamiye nakşî tâcı üzerine ilmiyye imamesi mevcuttur. Bu zât, “Arab kuyusu şeyhi” diye ma’rȗftur.

Yazısı: Ta’lîk

Tarîkat-i Aliyye-i Nakşıbendiyye-i Hâlidiyye meşâyıh-ı ızâmından muhaddisîn-i kiramdan kutbu’l-ârifîn, gavsu’l-vâsılîn, fahru’l-meşâyıh Gümüşhâneli el-Hâc Ahmed Ziyâeddin Efendi Hazretlerinin hulefâlarından Ârif-i billah, vâsıl-ı ilallah Kırîmî el-Hâc Mücteba Efendi Hazretlerinin rȗhuna Fatiha.

Gümüşhaneli’nin Meşhur Mensubları:

  • Erzurumlu Hacı Mehmed Şevket Efendi

Erzurum Meb’ȗsu. Gümüşhaneli’den Hadis ve Fıkıh okumuş, icâzet ve tarikat almıştır.

Revnakoğlu, Gümüşhanevî’nin zevce-i muhteremelerinin vefatı haberini de (2 Zilkade 1329/12 Teşrînievvel1327 Çarşamba) ikdam gazetesinden istinsah etmiştir:

“İrtihal: Şeyhu’l-Harem-i Hazret-i Nebevî-i Esbak merhum Hacı Emin Paşa kerimesi, meşayıh-ı Hâlidiyye’den merhum Gümüşhaneli Ahmed Zıyâeddin Efendi Halîlesi Seher Hanım irtihâl-i dâr-ı Na’îm eylemiştir. Bugün cenâzesi Süleymaniye Camii şerîfi hazîresindeki medfen-i mahsȗsuna defnolunacaktır. Mevlâ rahmet eyleye!”

Cemaleddin Revnakoğlu –merhum- gerek mezar taşlarında, gerekse matbȗâtta rastladığı tasavvuf ehliyle ilgili ma’lȗmatı yorulmadan-üşenmeden kayıt altına almaya ve derlemeye çalışmış. Mesâîsi Hak katında makbul olsun!

Bu abd-i âciz de, kaybolmasın diye bazı bilgi kırıntılarını derlemiştim. Bu münâsebetle onlardan bazılarını buraya kaydetmek isterim:

“Nasȗhî Dergâhı Postnişîni Kerâmeddin b. Nasȗh’un müridlerinden Mehmed Râsim Efendi, Nakşıbendî Meşâyıhından Gümüşhâneli merhum Şeyh Ahmed Zıyâeddin Efendi Hazretlerinin Hadîs-i şerif derslerine devam edip 1310’da yine O’ndan icazet almıştır.”[12]

İbnülemin Mahmud Kemal İnal de Ahmed Zıyâeddin Gümüşhanevî merhȗma müntesib olduğunu kendisi söylerdi.[13]

Gümüşhâneli Ahmed Ziyaeddin Efendi’nin Ahmed Ervâdî’den önceki sohbet ettiği Şeyh Abdülfettâh-ı Akrî’[14]nin İstanbul’a ilk geliş tarihiyle ilgili hatırayı ise aynı gemi ile İstanbul’a gelen Hindistanlı büyük âlim Şiblî Nu’mânî’nin seyahat hatıralarından aktaralım:

“26 Nisan 1892’de Aligarh’tan hareket ettim (…) 1 Mayıs 1892 günü sabah saat 09.00’da gemiye bindik (…) Mayısın 20’sinde sabah vakti İzmir’e ulaştık. Burası büyük bir liman şehri olduğu için gemi orada iki gün boyunca demirli kaldı. Suriyeli dostlarımla gemiden indim. Karaya çıkışta yine aynı seyahat belgesi (pasaport) soruldu. Ama dostlarım sayesinde büyük bir problemle karşılaşmadım. Onlar anlatıp dinleterek işimi hallettiler. İngilizler bu şehre Simirny demektedirler. Küçük Asya’nın (Anadolu’nun) başlangıç noktasında bulunmaktadır (…) Bu bölgede ondan daha geniş ve kalabalık bir şehir yoktur.

Mayıs’ın 13’ünde (1892) sabah vakti İstanbul’a ulaştık. Gemi demir attı. Bu öyle bir andı ki; benim, özlemini içimin ta derinliklerinde duyduğum, senelerdir gelmeyi amaçladığım yere, (menzil-i maksuduma) ulaşmamdan dolayı çok sevinmem gerekiyordu fakat hamalların ve liman işçilerinin kargaşasından, onların kavga ve gürültülerinden dolayı aklım başımdan gidiyordu (…) Artık nereye gideceğimi, ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Gemide tanıştığım Abdülfettâh adında Suriyeli bir Araba durumumu ve perişan halimi anlattım ve: “Siz bana akla yatkın bir yol gösterin” dedim. Bunun üzerine o bana: “Benim durumum da hemen hemen seninki gibidir. O bakımdan en iyisi ikimiz birlikte kalalım” dedi. Bu çözüm yolu tedbirli olmaya aykırı ise de, dil bilmeme ve çevreyi tanımamaktan dolayı mecburen teklifi kabul ettim. Aslını sorarsanız bu tesadüfî beraberlik benim seyahat boyunca bütün başarılarımın başlangıcı oldu (…)

Benim için büyük bir şans olarak, zorla arkadaşlık kurduğum Şeyh Abdülfettâh da, çok asil ve şerefli bir ailenin insanı çıktı. Şam’dan Hz. Hâlid Nakşibendî adında büyük bir zât gelip geçmiş. Burada pek çok insan ona intisab edip mürid olduklarından adını söylemiyorlar, aksine kendisini andıkları zaman söyledikleri “Hazret” kelimesiyle onu kastediyorlar. Hâlid Nakşibendî diye bilinen bu büyük zât, bizim Hindistan topraklarının yetiştirdiği gönüller sultanının yani Mirza Cân-ı Cânân Dehlevî Hazretlerinin mürididir. Şeyh Abdülfettâh işte bu büyük zâtın yeğenidir. Onunla olan aile bağından dolayı insanlar kendisine saygı duymakta, hürmet göstermekteydi. İstanbul’da Suriyeli büyük bir zümre bulunduğu için 2-3 gün içinde Şeyh Abdülfettâh pek çok insanla tanıştı, onlarla kaynaştı. Onun sayesinde ben de bu insanlarla tanıştım.

Bir gün babası ünlü mutasavvıflardan olan Şeyh Ali Zabiyyan, Şeyh Abdülfettâh ile görüşmeye geldi. O sırada ben de vardım. İyi bir tesadüf sonucu olarak benim eski bir eserim olan, Arapça kaleme alınmış İskât el-Mu’tedî kitabım elimde duruyordu. Bu zât kitabı alıp baktı: “Hey! Bak hele, bu kitabı ben bir süre önce Şam’da şeyhimin elinde okurken görmüştüm. O, bu kitabın yazarı hakkında Allah onun bu çalışmasının mükâfatını bol versin, demişti.” dedi. Şeyh Ali Zabiyyan bu kitabın benim eserim olduğunu öğrenince hemen ayağa kalktı, heyecanla, samimiyetle kucakladı, bana karşı büyük bir sitâyiş ve muhabbet gösterdi. Ben de benim basit bir eserim buraya kadar ulaşmış, insanlar ona büyük değer veriyor diye huzur duydum (…) Şeyh Abdülfettâh birkaç gün sonra Şam’a geri döndü. Onun gitmesiyle benim yalnız kalmam beni hayli üzecekti. Fakat Şeyh Ali Zabiyyan’ın dert ortaklığı ve fedakârca dostluğu benim bütün endişelerimi söküp attı (…)

Mekteb-i Sultânî, Mekteb-i Harbiye’nin dışındaki bütün okullardan üst düzeydedir. Daha çok Avrupalı tüccarların yerleştiği Galatasaray denilen yerde kurulmuştur. Ne yazık ki, bu okulu görmeye gittiğimde tatil zamanı imiş.

Gerçek şu ki, bina kapasitesi, bilimsel aletlerin bolluğu, eğitim düzeyi ve tertip ve intizam açısından bütün İstanbul’da buradan daha kaliteli hiçbir yüksekokul yoktur. Şüphesiz en üzücü taraf, yüksek sınıflarda okuyan öğrencilerin çoğunun Hristiyanlardan olması, Müslümanların sayısının ise çok az olmasıdır. Şeyh Abdülfettâh Efendi bana geçen senenin imtihan sonuçlarının raporunu lütfedip vermişti. Bu rapora göre; üst derecede imtihanları kazananların çoğu Hristiyan’dır. Allah korusun ben Hristiyanların başarısına haset etmiyorum ama elbette Müslümanların geri kalmasına da üzülüyorum.”[15]

Gümüşhaneli Efendim hakkındaki notlarımdan biri de, cennetmekân hocam Arvâsîzâde Seyyid Cemâleddin Parlakışık (v. 1976) Efendi’nin Süleymaniye -Kirazlı Mescid’deki ders- va’z meclislerinden tanıdığım ve nice ecdâd yâdigârı eseri (yazma-basma) ofset usȗlüyle çoğaltıp ilim ehline bedava dağıtan bir yâr-ı vefâkâr, Bakırcılardaki Köşe Han esnafından Hacı Mustafa Durmuş (1928-vefâtı 17 Kasım 2013 sabaha karşı 02.30) amcadan dinlediklerimdir:[16]

“Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî’nin Of (Trabzon) Deresi civarında bulunan Halîfeleri:

  • Hacı Ahmed Efendi

Of’un Gürpınar Köyünden; bizim köyden idi.

[Hacı Ahmed Efendi bir gün şöyle demişti: Ben Ahmed Ziyâüddin Efendi ile bir öğle yemeği yedim ki… Bütün hayatım bir tarafa, o yemekle geçen zamanım bir tarafa!.. diyordu.. (Hacı Mustafa amca bu sözleri naklederken gözyaşlarını zor tutuyordu!)]

Gürpınar Köyünden Hacı Ahmed Efendi ve sevdiği bir talebesi (olan) Molla Hüseyin yolda giderken sordu:

  • Hacı Efendi! Ben 60 yaşındayım; bana ne tavsiye edersiniz? O mübarek zât:
  • Molla Hüseyin! Oku, oku, oku!.. Hele olduğundan (daha) fenâ olmazsın!..

(Onlar böyle konuşarak giderken ben de, arkadan gidiyordum; teeddüben önlerine geçmiyordum. Konuştuklarını duyuyordum..)

Aralarındaki konuşma şu şekilde devam etti:

  • Bilirsin Hacı Hüseyin, bilirsin ki ben seni çok seviyorum..
  • Hacı Efendi, biliyorum, Hacı Efendi siz beni çok seviyorsunuz…
  • Peki, nereden biliyorsun çok sevdiğimi?
  • Çünkü ben de seni seviyorum.
  • Hacı Hüseyin (işte şimdi) bi şeyler, bi şeyler anlamaya başladın! Zîrâ, muhabbet asıldan fürûa gelir.

Ben bu konuşmayı onların arkasından giderken dinliyordum. Edebimizden önlerine geçmiyorduk!

 

  • Kalomer Mahmud Efendi

(Kal Ömer=Güzel Ömer demek; Rumca.) [Of’un Çataldere Köyünden.][17]

  • Yusuf Şevki Efendi

Dernek Kazasından; eski ismi: Kondu. [Bu üç zatla görüştüm, el-Hamdülillah!..]

  • Hacı Ferşâd Efendi

Bu zât köyümüze müderris olarak tayin olunmuştu; medreseler kapanınca köylü onu bırakmadı. Yaşı, yüzü geçmişti. Ezan okurken, önce sessizce asıl ezanı okurdu; sonra minâreye çıkardı. (Türkçe ezan için, ama) elinde mendil, (ezanı Türkçe okumaya zorlandığı için üzüntüsünden) ağlayan gözlerini silerdi!…

12 yaşımda köyümden ayrıldım. 1938’de ben İnebolu’da idim. Küre, Taşköprü, Kastamonu, Devrekânî’de kaldım. Balıkesir’de on sene.. Evliliğim orda oldu. 18 sene Göl Marmara’da kaldım.”

***

Ankara’da Hacı Bayram Camii civarında kitapçılık yapan Çorumlu Kamil Şahin ise, Gümüşhânevî ile ilgili bir hatırasını şöyle anlattı (26.11.2013):

“Asım Köksal hocaefendi beni evine çağırdı. Evinde öğle namazında beni imamlığa geçirdi. Bana büyükçe sarılmış bir yeşil fesle bir yeşil cübbe giydirdi. Namazdan sonra, “Bu sarık, cübbe kimindir, biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum.” deyince, “Başındaki sarıkla sırtındaki cübbe Gümüşhânevî Hazretlerinindir.” dedi. Bana dedi ki: “Oğlum! Allah sana bu ilmi nasip etmiş. Şükür ve teheccüd namazını bırakma!” dedi. 22 senedir bırakmadım.”

Sevgili okuyucular, çalışmalarım sırasında gördüm ve şu kanaate vardım ki, -hangi konuyla alâkalı olursa olsun- elinde bir belge-bilgi bulunanlar bunları herhangi bir şekilde kayda geçirip neşretmelidirler. Çünkü bizim için çok basit, önemsiz gibi görülecek bir bilgi, başka bir araştırmacı için çok çok önemli olabiliyor. İşte bu sebeple bende bulunan bazı notları neşretmek istedim.

Söz buraya gelmişken, yukarıda isimleri geçen, Allah yolunda çile çekmiş, ömür tüketmiş bahtiyar kişilerle olan sevgi bağımızı, o yüce ruhlara bir Fâtiha okuyarak pekiştirmeliyiz. Böylece “Allah” diyen adamlar yetiştirme yolunda belki bir adım atmış oluruz…

*Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dekanı.

[1] Bkz. Ahmet Turan Arslan, Son Devir Osmanlı Âlimlerinden Mehmed Zihni Efendi Hayatı-Şahsiyeti-Eserleri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999.

[2] Bkz. Revnakoğlu Arşivi, Gümüşhaneli Tekkesi, Zarf No: 212, Arşiv B, İskenderpaşa Vakfı, Arşiv A, No: 215; Şeyhler, Zarf No: 156; Şeyh Hasib Efendi, Zarf No: 229.

[3] Burada şunu da ifade etmeliyim ki, Revnakoğlu Arşivinin birkaç sene önce Süleymaniye Kütüphanesine nakledildiğini Sayın Müfit Yüksel’den duydum.

[4] Zamanımızda Makedonya’nın güneyinde yer alan bir şehir ve belediye merkezidir.

[5] Ahmed Hilmi Efendi’nin Gümüşhanevî’den aldığı icâzeti, M.Ü. İlahiyat Fakültesindeki hocalarımdan Dr. Hasan Küçük Bey, Ahmed Hilmi Efendi’nin Kastamonu-Devrekânî’deki talebelerinden Hacı Osman Kulaksızoğlu’nun oğlu Tevfik Bey’in isteği üzerine bana getirmiş ve ben de tercüme etmiştim. Bu tercüme ve Gümüşhanevî’nin verdiği diğer icâzetnâmeler hakkında derleyebildiğim ma’lûmât merhum Prof. Dr. Esad Coşan hocamızın riyâsetinde Gümüşhâne’de gerçekleştirilen sempozyumda tebliğ olarak sunulmuş ve Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî Sempozyum bildirileri, İstanbul, Seha Neşriyat, 1992, s. 109-119 arasında neşredilmiştir. Ayrıca Hilmi Efendi’nin İzmit’te faâliyet gösterdiği Tekkesi tamir edilmiş olup kabri de ziyaret edilmektedir. Torunu Avukat Nûran Kortel Hanımefendi dedesinin kütüphane ve emânetlerini muhafaza etmektedir. Yine Nûran Hanımın ve İzmit’teki muhibbânın himmetleriyle Ocak 2012 tarihinde İzmit’te bir anma toplantısı yapılmıştır.

 

[6] Vakıflar idaresi tarafından verilen vazife, maaş.

[7] Bkz: İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar, İstanbul, 1955, s. 242.

[8] Bu Mustafa Receb Efendi benim hat hocamdır. 1966 yılında Nuruosmâniye Camii İmam-Hatîbi Merhum Hâfız Hasan Akkuş’a talim dersi almaya gittiğim zaman bana ne iş yaptığımı sormuştu; Arapça okuduğumu söyleyince de “Hat dersi de almak ister misin?” diye sordu. “İsterim efendim” deyince; “Bunu Receb’e götürün” dedi. Nuruosmâniye Medrese’sinin köşesinde merdivenle çıkılan meşrûtasına götürdüler. Hoca, bir öğrencisine yazı dersi veriyordu. Ben de dikkatle izlemeye başladım. Kamış kalemin ucunu yatık bir şekilde kesip incelttikten sonra ‘vâv’  harfini bir çırpıda çıkarışını hayretler içinde gözlemiştim. Çünkü ben camilerdeki levhalarda gördüğüm ‘vâv’ın son kısmını ince çıkarabilmek için kurşun kalemle uğraşıp durduğum halde yapamadığım için, Hoca’nın özel kalemle bir hareketle neticelendirmesini görünce kafamda şafak atmış “Kem âletle kemâlât olmayacağını” anlamıştım. Daha sonra epey müddet Recep Hocamdan “Nesih” ve “Rik’a” dersi almıştım. Hatta bir gün hocam “Biraz daha çalış da sana icâzet verelim” demişti. Receb Efendi Hocamın kabrinin Topkapı’da Çamlık Kabristanı’nda, Melek Efendi Tekkesi civarında Hacı Kâmil (Akdik), Hacı Nuri ve Hattat Halim hocaların yanında olduğunu ve kabir taşında “Zeynep Sultan Camii Müezzini, Nuruosmaniye Camii Başmüezzini Recep Berk” diye yazılı olduğunu duydum; fakat tahkik edemedim.

Recep Efendi ile ilgili bir başka hatıram da şöyle:

Recep Efendiyi bir gün İskender Paşa Camii’nin şadırvanı yanında görmüştüm. Kısa boylu tıknaz yapılı Hocam koltuğunun altında taşıdığı küçük çantasıyla orada duruyordu. Selam verip halini hatırını sordum. Sonradan O’nun Mehmed Zâhid Kotku Hocamız tarafından kendisine hat dersi versin diye çağrıldığını öğrendim. Merhum Mehmed Zâhid Hoca Efendi gençlere örnek olmak için ilerlemiş yaşında yazı dersi alıyordu. Gençlere örnek olmak ve onları teşvik etmek için hat çalıştığı kendisinden rivayet edilmiştir. Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun arşivindeki kayıtlardan Recep Efendi’nin babasının da Gümüşhaneli’nin halifelerinden olduğunu öğrendiğim zaman, daha başka hattatlar bulunduğu halde, Hoca Efendi’nin özellikle Recep Efendi’yi çağırmasındaki hikmeti sezmiştim. Zîra Recep Efendi’yi başka zamanlar İskender Paşa Camii’nde görmemiştim ve babasının Gümüşhanevî dergâhı ile alâkasını hiç duymamıştım.

Allah hepsine rahmet eylesin…   (A.T.A)

[9] Günümüzde Safranbolu diye söylenir.

[10] Eyüp Sultan Kabristanının en yüksek tepesinde Nakşi tarlası da denilen mevkide, Mareşal Fevzi Çakmak kabri yakınında Şeyh Küçük Hüseyin Efendinin kabri arkasında ve Ahmed-i Yesevî Dîvânını Osmanlı Türkçesine çeviren Hüseyin Şükrü Efendi’nin kabri yakınında olup büyükçe bir taşı hâlâ mevcuttur. 12.10.2007/1 Şevval 1428 Bayramın birinci günü ve daha sonra birkaç kere ziyaret ettim. __ Rahimehumullah! __. (A.T.A.)

[11] E. Erkal, Mustafa, “Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri”, DİA, XIII, 28-30.

[12] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, İstanbul Belediyesi Yayınları, 1996, V, 127-128.

[13] Mustafa Özdamar, Güzel İnsanlar, Kırk Kandil Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 34.

[14] Kabri İstanbul Üsküdar’da Nuh Kuyusu Caddesi’nde bulunan Kartalbaba Camii yanındaki kabristanda bulunmaktadır; halen ziyaret edilmektedir.

[15] Şiblî Nu’mânî, Anadolu, Suriye ve Mısır Seyahatnâmesi Sefernâme-i Rûm u Şâm u Mısır, Tercüme: Yusuf Karaca, Risale Yayınları, İstanbul, 2002, s. 36-78.

[16] (Köşe Han’daki dükkânında dinlerken aldığım notlardan-11 Ağustos 2007 m/27 Receb 1428 h)

[17] Kalomer Mahmut Efendi ile ilgili bir hâtırayı da Kasîde-i Bürde derslerimize devam eden arkadaşlardan İbrahim Çelik hoca yazıp verdi:

“Mahmûd Efendi Hazretleri (Hacı Mahmûd Ustaosmanoğlu), yeni dünyaya geldiği zaman onu KALOMER MAHMÛD HOCAEFENDİ’nin yanına getirirler. O da, onu kucağına alarak şu üç cümleyi ona söyler:

  • Adın, benim adım olsun!
  • İlmin benim ilmim olsun!
  • Takvan benden fazla olsun!”

İbrahim ÇELİK

11.12.2015

BİRİLERİNE ESİR OLMAK İÇİN Mİ OKUYORUZ?

İnsanoğlu, nereden geldiğini, nereye doğru gittiğini; her an, her nefes neler yapma mecburiyetinde olduğunu daima tefekkür etmelidir. Çünkü her nefesimiz o anda değerlendirilmesi gereken bir hayat parçasıdır. Alınan her nefesle beraber hayatımız eksilmektedir. Hayatımızın ne…

NEFHA-İ MUHAMMED (S.A.V) -ŞÜKÜR DAMLALARI-

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذَا صَلَّى قَامَ حَتَّى تَفَطَّرَ رِجْلَاهُ، قَالَتْ عَائِشَةُ: يَا رَسُولَ اللهِ أَتَصْنَعُ هَذَا، وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ،…

BUNCA NİMETLERİN SAHİBİNİ TANIMAMAK EN BÜYÜK NANKÖRLÜKTÜR

Şükür, sözlükte “yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek, ona minnettar olmak” demektir. Şükür kelimesinin ıstılâhî manası; “verilen herhangi bir nimetten dolayı bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile saygı…

ŞÜKRÜN HAKÎKÂTİ

er-Râğib el-İsfehânî, Müfredât adlı eserinde şöyle diyor: “ Şükür; nimeti tasavvur etmek ve onu izhar etmektir. Şükrün zıddı küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve onu örtmektir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir