Modern Hayatın Alerji Kaynağı: Kendimizde Olan Nimetlere ve Başımıza Gelmeyen Musibetlere Şükür

Ortalama bir hayat seviyesi olan insanların evi ile biraz sıkıntıyla hayatlarını devam ettirenlerin kullandığı eşyalar, yedikleri veya giydikleri arasında muazzam farkların olmadığı dönemler çok da uzak değil. Orta yaşa yaklaşan kuşak için çocukluk dönemi hatırası olarak bir evden bir eve girildiğinde zenginin evinin mesela perdesinin kalitesi ile fakirin arasında uçurumun olmadığı bir hayat anılarda tazedir. Bir konağa girdiğinizde oranın en varlıklısı ile yoksulu arasında bir tesbit yapabilmeniz için en azından uzun bir zamana ihtiyacınız olurdu.

Bunların her biri için geçmiş zaman kipli cümleler kurmak durumundayız. Çünkü arabaların modellerinden, evlerin bulunduğu semtlerden, iç dekoru hatta sofraların tabak çanak sayısı ve bunların yanındaki aksesuara kadar artık hayat refahımızı, maaş standardımızı ve varlık düzeyimizi gösterme yarışı var. Bu tahdis-i nimet meselesinden mahiyet itibariyle çok ayrı bir yerde duruyor maalesef. Peynirin birkaç çeşidinin, zeytinin de hakeza hatırı sayılır bir para verileninin, reçelin ve balın türlü çeşidinin olduğu kahvaltıların bile artık muhakkak bir şeyler daha olmalı en azından ortaya sıcak bir şey gelmeli arayışına sevk ettiği bir mutfağa sahip ailelerin sayısı hiç de az değil. Günlük üç öğün yemeğin standart tarifeleri; çorbaları, salatları, tatlıları ile bir yemek ziyafeti ve bayram havası estirmesi gerekirken aksine sanki bir şeyler eksik şeklinde ‘noksanlık’ hesabı ile yüzlerin düşmesine sebep olması da dillendirilmesi zor, müşahedesi kolay hadiselerden.

Nereye varmak istediğimiz geldiğimiz yer ile doğrudan bağlantılı. Geldiğimiz yerde, birbirleri ile aşağı yukarı aynı hayatı yaşayan, sürekli kazançlarını ‘gösterme’ yarışına girmeyen insanlar kayboldu; onların yerlerine birden bire sürekli gözümüzün içine bir şeyler sokma yarışına giren mahlûklar geçiverdi. Bu insanları ortaya çıkaran toplumsal zeminin tahlili, sebeplerin anlaşılırlığı benim şimdilik uzak durmak isteyeceğim sorular. Küçücük evlerde mutlu olan ve şükreden insanlara ne oldu da daha büyük yerlerde ve daha çok imkânlarla halâ içlerinde durduramadıkları ‘benim bir şeylerim eksik/bende olmayan bir şeyler var’ psikolojisi ile kendilerini bunalıma sokan insanlar ortaya çıkıverdi?

Mesela bir hanımefendi evlendiğinde bir eşten evin merkezinde olmasını -artık reis olmasını derken bile düşünüyoruz-, iffete halel getirmeyecek bir hayat ve kimseye muhtaç olmayacak bir maddî hayat standardı bekliyordu. Mesela hiçbir hanımın -hala annelerimizin çoğunun gündeminde yoktur- evlilik yıl dönümü, evliliğin çok özel onuncu, yirminci yılı sürprizleri, doğum günü armağanları, arada bir şaşırtıcı hediye, vs. bir beklentisi yoktu. Cümlenin başındaki standartlar onun için üst bir çıtaydı ve o asgari olarak sağladığında ‘çok şükür’ diyebiliyordu. Sürekli bir şekilde kendi ‘eşini’ ve ‘evini’ mukayese etme ihtiyacı hissedeceği bir mukayese vasıtası da yoktu ki böyle bir şey elzem de değildi.

Bunun yerini ne aldı; bir dizi film karakteri üzerine, senaristin zihin yapısına göre kurgulanan ve tamamen gece gündüz ne olur da sürpriz yapabilirim, hediye alacak özel bir gün bulabilirim diyen, hayatı problemsiz(!) tasasız(!) adamlar/oyuncular alıverdi. Hanımlar artık zihinlerde bir istifham emaresi ile birlikte ailesi için birçok meşakkate katlanan ‘babaları’ böyle işlerden pek anlamayan, ‘centilmen’ olmayan pek de ‘nezaketten’ nasibini almamış adamlar olarak görmeye başladılar. Alın size şükürden uzak bir evlilik için psikolojik bir arka plan. Hele bir de komşu bir hanım kendisine yapılan bir ‘jesti’ her gün böyle oluyormuş gibi sosyal medyaya taşıyıp havasını da attı mı, diğerlerinde bıraktığı tesir malum.

Ev eşyaları için de artık zevkimizi reklamlar, kampanyalar, gittiğimiz evlerde gördüğümüz yeni modeller ve vitrinler belirleyici oluyor. Onları merkeze aldığımızda iş gören yani adı üzerinde kullanılmak için evimizde olan eşya, gözümüzde ‘birinci dünya savaşından kalma’ tarihî bir malzemeye dönüşebiliyor.

Bu sadece toplumun bir kesimine ve hanımlara has bir durum da değil. Erkekler söz konusu olduğunda da ‘eşin kıymetini’ belirleyen vasıflar açısından zihinlerin törpülendiğini, şükür duygusunun mecrasını kaybettiğini görmemek için gözlerimizi sıkıca kapatmamız gerekir. Yaşın verdiği kırışıklar için kozmetik sektörünün kapısının aşındırılması neyin habercisidir dersiniz? Biraz daha ileri gidersek ‘fit’ olmak için Müslüman hanımların da artık spor salonları aramaya başlamasına sadece onların bireysel tercihi diyebilir miyiz? Yoksa sürekli bir şekilde evinde iffetini ve çocuklarını bekleyen bir hanımın bu tavrını ve asaletini bir şükür vesilesi saymayan, başka bir endamın peşinde olan erkeklerin/ev reislerinin bunda hiç katkısı olmadığını hangimiz söyleyebiliriz? Ya da şöyle soralım; fıtraten eşi tarafından beğenilmek ve iltifat görmek isteyen bir hanımın bu ilgiyi göremediğinde meşru sınırlar içinde eşi tarafından bu alakayı elde etmek için uğraştırılmasında, en yakın çevresinde olanın hiç katkısı yoktur diyebiliyor muyuz? ‘Çok şükür şöyle şöyle vasıfları olan bir hanıma sahibim’ diyerek birkaç cümle duymaya hiç kimsenin hakkı yoksa, diyecek söz de yoktur. Muhatap olduğumuz aile fertlerimizin anacak hiç iyi bir vasfı yoksa bu, onların güzel huyu olmadığından değildir. Aksine bu ya bizim huysuzluğumuzdan ya da bulduğumuz bazı olumsuzlukları her şeyin önüne geçirmemizdendir. İşte bu, şükredememenin başlı başına bir ruhsal sıkıntı kaynağı olduğunun en büyük işaretidir.

Sadece kendi dışımızdakilerin dengesini kaybettirmedi şükürsüzlüğümüz. Kendimizi bizzat bu yarışın içine soktuk. Bedeni afiyette, öğünlük rızkı olan insanın dünya kendine verilmiş gibi olacağını bir kenara koyduk. Bedenin sıhhatli olmasının, görebilmenin, akledebilmenin, bir elmayı afiyetle yiyebilmenin, istediğimiz yere yürüyerek gidebilmenin, konuşabilmenin bizim için çok da önemi kalmadı. Falan kimsenin tatili geçirdiği otel, değiştirdiği araba, sahile yakın aldığı ev bizim halimizden şikayetçi olmamız için yeterdi.! Evimizde itaatkâr ve ahlaklı olan evladımız çok da önemli değildi artık! Falanın çocuğu doktor olmuş, bürokrat olmuş bizimki hala yerinde sayarken nasıl sevinilebilir ki?! İmajımız ve çevredeki karizmamızı arttıran şeyler lazım artık bize.

Uzatılabilecek bu zihnî kırılmaları alt alta koyduğumuzda içselleştiremediğimiz ya da modern hayat için alerji kaynağı olan bazı faziletlerin acilen hayatın merkezine alınması gerektiği ortaya çıkıyor. Bu faziletlerden biri de başlı başına bir hayat anlayışı olan ‘şükreden’ insan olmaktır. Bunu sadece yemekleri yedikten sonra bir doyma emaresi, bir nimete nail olduktan sonra vereni hatırlama cümlesi olarak görmeden tabi. Bunu bir aşama olarak düşünmek ve sonrasına muhakkak geçmek gerek; başımıza gelmesi mümkün iken gelmeyen afetleri, belaları şöyle bir göz önüne getirmek mesela.

Zihnimizin çok da hoşlanmayacağı ama kulluğumuza bir seviye kazandıracak olan; bedenimizin, evimizin, çocuklarımızın, iş hayatımızın maazallah diyerek başına gelmesi mümkün olan şeyleri madde madde çıkaralım desek nasıl bir liste oluşabilir. En azından dünyanın farklı yerlerinde olan ve bizde olmayan şeyler açısından. Bir de yerin altından ve üstün gelebilecek olanları düşünelim. Bunları kendimize biraz daha yaklaştırarak da devam edebiliriz: Ansızın birçok telaşımız varken, kariyer hesaplarımız için koştururken her şeyi alt üst edecek bedenî bir imtihan haberini hesaba katalım. Bir tabibin bize zorlanarak söyleyeceği ‘son aşamaya gelmiş, son evresi artık yapacak bir şey yok’ cümlesinin çağrıştırdığı şeyleri bir düşünelim…

Yaşadığımız hayatın, koşuşturmanın ve kalabalıkların bizim için pek uygun görmediği ‘olmayana/başa gelmeyene’ şükür, dünyalık işlerde kendimizden geri olanlara bakma erdemini kitaplardan alıp yaşadığımız hayatın tam merkezine indirmeden mutlu insan olamayız. Arayışımız ve eksiklerimiz hiç bitmez. Borçlarımıza, maddi sıkıntılarımıza, birçok problemimize rağmen şunlarla başlayabiliriz:

Kimseye muhtaç değilim, içecek temiz bir su bulabiliyorum, afiyetteyim, uyuyabiliyorum, uykumda iken evim ve ailemin mal/ırz/can güvenliği çok şükür tehlike altında değil, uyandığımda yiyebileceğim birçok şey var, aradığımda ekmek bulabiliyorum, başım dara düşünce sesimi duyuracağım biri var…

BİRİLERİNE ESİR OLMAK İÇİN Mİ OKUYORUZ?

İnsanoğlu, nereden geldiğini, nereye doğru gittiğini; her an, her nefes neler yapma mecburiyetinde olduğunu daima tefekkür etmelidir. Çünkü her nefesimiz o anda değerlendirilmesi gereken bir hayat parçasıdır. Alınan her nefesle beraber hayatımız eksilmektedir. Hayatımızın ne…

NEFHA-İ MUHAMMED (S.A.V) -ŞÜKÜR DAMLALARI-

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذَا صَلَّى قَامَ حَتَّى تَفَطَّرَ رِجْلَاهُ، قَالَتْ عَائِشَةُ: يَا رَسُولَ اللهِ أَتَصْنَعُ هَذَا، وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ،…

BUNCA NİMETLERİN SAHİBİNİ TANIMAMAK EN BÜYÜK NANKÖRLÜKTÜR

Şükür, sözlükte “yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek, ona minnettar olmak” demektir. Şükür kelimesinin ıstılâhî manası; “verilen herhangi bir nimetten dolayı bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile saygı…

ŞÜKRÜN HAKÎKÂTİ

er-Râğib el-İsfehânî, Müfredât adlı eserinde şöyle diyor: “ Şükür; nimeti tasavvur etmek ve onu izhar etmektir. Şükrün zıddı küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve onu örtmektir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir