SONSUZ RAHMET KAPISININ ANAHTARI TEVBE

Lügatte tevbe, dönmek demektir.

Şeriatta tevbe, şer‘an kınanmış olan şeylerden vazgeçip şer‘an övülmüş olan şeylere dönüştür.[1]

Tevbenin başı ve sonu vardır: Tevbenin başı, büyük günahlardan, küçük günahlardan sonra mekruhlardan, sonra evlâya muhalefetten, daha sonra güzel zannettiği fikirlerinden, kendisinin zamanın fakir (iyi)lerinden sayıldığı zannından, kendisinin tevbede sâdık olduğu görüşünden, daha sonra da Allah’ın rızası dışında kalbine gelen düşüncelerden tevbe etmektir. Tevbenin nihayeti ise, bir an bile Rabbinin müşahedesinden gafil olunca tevbe etmektir.[2]

Mü’min kişi, günah işleyince, Rahmân olan Allah’ın Kur’ân caddesinden ayrılır, şeytanın caddesine ve şeytanın eline düşer. Şeytanın eline düşen kimse de sanki çölde yiyeceği ve içeceği üzerinde bulunan devesini kaybeden adam gibi helâk olmak üzeredir. Allah’a istiğfâr ve tevbe edince şeytanın elinden kurtulur Cenab-ı Hakk’ın bağışını ve rahmetini kazanır.

Tevbe İçin Gerekli Olan Üç Temel Şey:

1. Tevbe edeceği şeyi ve kendisinin günahkâr olduğunu; değerini ve konumunu bilmek,

2. Günahkâr olduğunu idrâk etmek,

3. Tevbeye azmetmektir.

 “Tevbe, ileride yaparım sözünü terk etmektir.” (Sehl b. Abdullah (r.a))

İlimle idrak çok farklıdır. Hal ise daha farklıdır.

 “Duvar çatlar ilimdir, duvar çatlar idrâk, yıkılır haldir.” (İmam Gazâlî)

Tevbenin Hükmü:

Eğer terk edilen farz ise, o farzı işlemeye tevbe, yani farzı işlemeye dönmek farzdır; eğer işlenen haram ise, o haramdan dönmek, yani o haramı terk etmek farzdır. Eğer terk edilen vacip ise, o vacibi işlemeye tevbe, yani o vacibi işlemeye dönmek vaciptir; eğer o işlenen günah tahrîmen mekruh ise o işlenen tahrîmen mekruhtan dönmek vaciptir. Eğer terk edilen sünnet ise, onu işlemeye dönmek sünnet; işlenen tenzîhen mekruh ise ondan tevbe de sünnettir.

Tevbenin Çeşitleri:

1. Küfürden imana, şirkten tevhîde tevbe etmek: Kişi bununla mü’min olur.

2. Günahlardan ve şüphelilerden tevbe: Kişi bununla müttakî olur.

3. Gafletten tevbe: Kişi bununla veli olur.

Tevbe Edenlerin Dereceleri:

1. Tâib: En alt seviyedir; Allah Teâlâ’nın azabından korkarak günahlardan vazgeçen kimsedir. Bu derece, mü’minlerin derecesidir.

2. Münîb: Orta seviyedir; Allah’tan hayâ ederek günahlardan vazgeçen kimsedir. Bu derece, velilerin derecesidir.

3. Evvâb: En üst seviyedir; Allah’ın Celâline ve Zâtına ta‘zîmen günahlardan vazgeçen kimsedir. Bu derece, peygamberlerin derecesidir.

Tevbenin İslâm’daki Yeri:

Binaya nisbetle arsa gibidir. İman, binanın temeli; sâlih ameller direkleri, duvarları, sıvaları ve boyası; tevbede, imanda ve sâlih amellerde sebat ise tavan gibidir. Bunu şu âyet-i kerîmeden çıkarmamız mümkündür:

وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى.

“Muhakkak Ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda (tevbede, imanda ve sâlih amellerde) sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.”[3]

Tevbenin Kabul Edilmesinin Şartları:

1. O işlediği günahı terk edip dönmek: Bu tevbenin bedenidir.

2. Onu yaptığına pişman olmak: Bu tevbenin ruhudur.

3. Bir daha günah işlememeye azmetmek: Bu tevbenin kalbidir.

3. Kul hakkı varsa kul hakkından arınmaktır.

Tevbenin Gerçekleşmesi

Her günahın tevbesi kendi cinsindendir:

Namazların tevbesi, kılmadıklarını kılmak; zekâtın tevbesi, vermediklerini vermek; orucun tevbesi, tutmadıklarını tutmak vs. Kul hakkı ise onu o kula vermektir yani o kulla helalleşmektir.

Tevbe Etmek Herkes İçindir:

وَتُوبُوا إِلَى اللّه جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ.

“Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.”[4]

Huzurlu Toplum

a) Günahkârlığını idrak edip tevbe ederek Allah Teâlâ’ya yönelen,

b) Günahlardan dönmeye söz verip tevbede azmedip günaha bir daha dönmeyen,

c) Allah Teâlâ’nın affedici, bağışlayıcı olduğunu kabul edip Allah Teâlâ’ya sığınandır.

İstiğfâr ve Tevbe Ne Demektir?

İstiğfâr, af talebidir; tevbe ise fiilen dönmektir. Bunun delili:

وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ

“Rabbinizin mağfiretini isteyin, sonra ona tevbe edin ki sizi, belli bir süreye kadar güzel bir şekilde faydalandırsın ve her fazilet sahibine kendi lütfunu versin. Eğer yüz çevirirseniz, Ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.”[5]

Bu âyet-i kerîmenin bize verdiği mesaj:

Mağfiret talebi ve isteği, iman ve salih amel ile olması gerekir. Sadece istekle kalmayıp sonra da tevbeye yönelmek gerekir. Mü’min kişi, kendisini Hak’tan uzaklaştıran günahlara pişman olup tam bir teslimiyet ve samimiyetle Hakk’a yönelen kimsedir.

Huzur Hak yoldadır. Tekrar huzura dönmek isteyen, Hak yola dönmelidir. Allah’a yaklaşmak ancak iman ve salih amellerle gerçekleşir. Ömür ise belli bir süredir. İşte sonsuz ömrü içinde bulunduran bu ömrü iman ve salih amel ile sürdürmelidir ki hem bu dünyada hem de ahirette maddî ve manevî nimetlerden faydalanılabilsin. Küfür ve şirkte, günahlarda gerçek ve daimî huzur yoktur. Üstelik bunlardan dolayı ahirette felaketler vardır.

“Günahları terk etmeden Allah’tan af ve mağfiret istemek, yalancıların istiğfarıdır. (Fudayl b. Iyaz (r.a))

“Bizim istiğfarımız da bir diğer istiğfara muhtaçtır.” (Rabiatü’l-Adaviyye (r.a))

Gerçek Tevbe Olan Nasuh Tevbe

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber’i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları, önlerinde ve yanlarında koşar da, “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kâdirsin” derler.”[6]

Bu tevbe iki manayadır:

a) Dönmemek üzere yapılan tevbedir.

“Muâz b. Cebel (r.a.) Rasûlullah’a (s.a.v), “Ey Allah’ın Rasûlü! Nasûh tevbe nedir?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v) de buyurdu ki:

“Kulun yapmış olduğu günaha pişmanlık duyup ve Allah’a özrünü arz edip sonra da sütün memeye geri dönmediği gibi o günaha dönmemesidir.”[7]

Hz. Ali’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: “O, bir çöl arabının, (اللّهُمَّ إِنّي أَسْتَغْفِرُكَ وَ اَتُوبُ إِلَیْكَ) “Ey Allah’ım, Senden beni bağışlamanı diliyor ve Sana (günahlarımdan dolayı) tevbe ediyorum.”[8] dediğini işitmişti de ona, “Ey adam! Tevbede dil çabukluğu yalancıların tevbesidir.” demişti. Adam, “O halde tevbe nedir?” deyince de, Hz. Ali (r.a) ona şöyle cevap vermişti: “O tevbenin altı özelliği vardır. Geçmiş günahlara pişmanlık duymak, farzları iade etmek, mazlumun hakkını vermek, düşmanlarla helâlleşmek, bir daha ona dönmemeye azmetmek ve nefsi günah içerisinde büyüttüğün gibi Allah’a itaatte eritmek ve ona günahların tadını tattırdığın gibi, itaatin de acısını tattırmaktır.”[9]

“Tevbe-i nasûhun alâmeti dörttür: Dünyalığın azlığı, nefsin zilleti, Yüce Allah’a taatlerle yaklaşmanın çokluğu, yine de taatlerini az ve noksan görmektir.” (Süfyan b. Uyeyne (r.a))

“Kim tevbesinde müstakîm olur, dünya hakkında da zâhid (dünyanın gaye ve engel olmasını terk eder) ise, diğer makamlar ve sâlih ameller kendisinde toplanır.” (Aliyyü’l-Havvâs (k.s))

b) Zâhiren ve bâtınen yapılan tevbedir.

Zâhiren tevbe, beden organları ile yapılan günahlara tevbedir. Bâtınen tevbe, kalple işlenen günahlara tevbedir. Kalple işlenen günahlar; riya, ucup, kibir, hased, dünya hırsı, açgözlülük, cimrilik vs. gibi.

Bedenle işlenen günahlara tevbe edip de kalple işlenen günahlara tevbe etmeyen kimse, dışı süslü içi pislikle dolu eve benzer.

Nasıl ki üzerinde pislik bulunarak namaza kalkan kimse, Allah’a yaklaşmadığı gibi, kalbindeki pisliklerle de Allah’a manen yaklaşması tevbe etmedikçe mümkün olmaz.

Şu âyet-i kerîmede günahın gizlisi de açığı da yasaklanmaktadır:

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْإِثْمِ وَبَاطِنَهُ إِنَّ الَّذِينَ يَكْسِبُونَ الْإِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ.                  

 “Günahın açığını da, gizlisini de bırakın! Muhakkak ki günah kazananlar, yaptıklarının cezasını çekecekler.”[10]

Bu âyet-i kerîmedeki nehiy çok kapsamlıdır: Açıkta ve gizlide işlenen günahları; bedenle işleneni, kalple işlenen imansızlık, hased, kin, kibir, riya, ucup, hırs, cimrilik gibi günahları; haramlığı şüphesiz olan ve şüpheli olan günahları da kapsamına almaktadır. 

İstiğfar ve tevbede yegâne örnek Rasûlullah Efendimiz’dir (s.a.v).

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:                                                           

وَاللهِ إِنِّيِ لَاَسْتَغْفِرُ اللهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً .

 “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler, tevbe ederim.”[11] 

Diğer bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا إِلَى اللهِ وَاسْتَغْفِروُهُ فَإِنِّيِ أَتُوبُ فِي الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ .

“Ey insanlar! Allah’a tevbe edip Ondan af dileyiniz. Zira ben, Ona günde yüz defa tevbe ederim.”[12]

Hz. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), hiçbir günahı olmamasına rağmen günde yetmişten fazla ve yüz kere istiğfar ve tevbe ederse ya bizim ne kadar istiğfar ve tevbe etmemiz gerekir bir düşünelim.

İstiğfar ve tevbe ile Rasûlullah’ı (s.a.v) izleyip örnek almanın azabtan kurtulmanın iki önemli yolu:

.                       وَمَا كَانَ اللهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azab verecek değildir. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edici değildir.”[13]

İstiğfar, tevbeyi gerektirir. Çünkü istiğfar bir bakıma Allah Teâlâ’dan özür dilemektir. Kim Allah’tan özür dilerse elbette fiilen dönme manasında olan tevbeyi gerçekleştirir.

Hangi evde, iş yerinde, köyde, mahallede veya şehirde yahut da bir ülkede Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in sünneti izlenip örnek alınıyorsa, yani hayatının bütün yönlerinde sünnet yaşanmaya çalışılıyorsa, Rasûlullah (s.a.v) hükmen orada yaşıyor demektir. Peygamber Efendimiz’in bulunduğu yere ise azap inmez.

Ölmeden Önce Tevbe

Küfür ve şirkten tevbe etmeden ölen ebedî cehennemlik olur. Günahların günah olduğunu yani haramları işlese bile haram olduğunu kabul eden kimse tevbe etmeden veya edemeden ölse, Allah dilerse affeder dilerse azap eder. İşte âyet-i kerîme:

إِنَّ اللّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا.        

“Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz haktan uzak bir sapıklıkla sapmış olur.”[14]

Bu iki âyet-i kerîme, şirk üzere ölmüşse af kapsamı dışında olduğunu ifade etmektedir. Eğer şirkten tevbe edip ölmüşse yani iman üzere ölmüşse zaten işlediği en büyük günah olan şirk günahı da af kapsamına girmektedir. Şirkten tevbe edip iman üzere ölmüşse günahlarını af kapsamına girebileceği belirtilmiştir. Şirkin dışındaki günahlardan ölmeden önce tevbe etmemiş de olsa yine Allah isterse affedebilir. Ayetten anlaşılan mana budur.

Allah Teâlâ’nın affedeceği, yani affediciliği kesindir. Fakat belirli bir kişi olarak bizi affedeceği kesin değildir, bizi affetme ihtimali vardır o da imanlı olarak ölmemiz şartıyladır. Allah Teâlâ’nın, affını dilediği kişi biz de olabiliriz. İşte bundan dolayı denilmiştir ki, mü’minde ölüm öncesine kadar korku galip olmalı, ölüm anında da Allah’ın affını ümit etme galip olmalıdır.

Ayrıca ahirette, mü’min olarak ölenler için, bütün günahlar af kapsamındadır. Şüphesiz insan hakları ise, hak sahibinin affı ile ancak af kapsamına alınabilir.

Bütün günahların af kapsamına girdiğine dair delil de şu âyet-i kerîmedir:

 قُلْ يَاعِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ إِنَّ اللهَ يَغْفِرُ جَمِيعًا الذُّنُوبَ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ.   

“De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”[15]

Dünyada iken ölmeden; küfürden, şirkten ve günahlardan tevbe eden insan, ümidini kesmemelidir. Zira Allah Teâlâ, dünyada iken küfür ve şirkten tevbe edenin bütün günahlarını affediyor. Yeter ki kişi tevbeye yönelsin. Bu şu anlama gelmez: Allah nasıl olsa affediyor, ne günah işlersen işle, ne kadar işlersen işle! Hayır! Allah’ın affediciliğinin anlamı bu değildir. Aksine bunun anlamı, önceden günah işlemişsen, haydi hemen tevbe et, Allah Teâlâ bütün günahları affediyor, yeter ki sen tevbe et, ümidini kesme demektir.

Âyet-i kerîmenin bu manada olduğu devamındaki âyetlerin verdiği şu mesajlardan da anlaşılmaktadır:

وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمْ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ. وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمْ العَذَابُ بَغْتَةً وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ.                                         

“Onun için (ümidi kesmeyin de) başınıza azap gelmeden önce (tevbe ile) Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra kurtulamazsınız. Haberiniz olmayarak ansızın başınıza azap gelmeden önce (halis Müslüman olun da) Rabbinizden size indirilenin en güzelini (azîmeti) takib (ve tatbik) edin.”[16]

Bu üç ayetten çıkan mana şudur: Önce tevbe, sonra Allah’a yönelerek emirlerini yerine getirmek için teslimiyet göstermek sonra da azîmete yani takvaya yönelmek gerekir.

Bir de şu mana vardır: Sen eğer iman üzere ölürsen, Allah’ın huzuruna dağlar kadar günahlarla varmışsan bile, Allah bütün günahlarını affedebilir, ümidini yitirme!

Allah Teâlâ’dan ümit kesmek; Allah âcizdir bir şey yapamaz, verdiği sözü yerine getirmez, getiremez, Allah’a güvenilmez gibi her biri, Allah’a isnat edilmesi küfür olan şeylerdir.

İşte şu âyet-i kerîme de aynı manayı net olarak ortaya koymuştur:

قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنْ الْقَانِطِينَ. قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلَّا الضَّالُّونَ.     

“Dediler ki: “Biz sana gerçeği müjdeliyoruz. Onun için sakın ümit kesenlerden olma!” Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir?””[17]

Demek ki Allah’ı tanımayan, Allah’a iman etmeyen yani kâfir olan kimse ümit keser. Allah’ı tanımak ancak Allah’ın kendisini Kur’ân’ında ve Rasûlünün hadîslerinde bildirdiği ve tanıttığı gibi tanımakla mümkün olur. İman ise kulun hidayete yönelmesi ve Allah’ın da hidayet etmesi yani imanı kalpte yaratması ile ve kalbini İslâm’a açması ile olur. Allah kimin kalbini İslâm’a açarsa kalbine iman nurunu koyar. İman nuru, ayetlerdeki ve hadislerdeki gerçekleri tasdik nurudur ki işte o nur ile her şeyi görür ve her şeyi bu iman gerçekleriyle izah eder. Böylece ümitsizliğe düşmez, sebepler biter fakat Allah’ın rahmeti devreye girer, yardım eder, sıkıntılardan kurtarır, affeder. Hem böylece de sebeplerin değil Allah’ın yaratıcı olduğunu ve her şeye kâdir olduğunu ortaya koymuş olur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ

“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim…”[18]

Allah Teâlâ insanlara açık çek veriyor; çeke ne yazarsan yaz, ne istersen iste, Allah her şeye kâdirdir, yeter ki Allah istesin, ol dedi mi hemen olur. Allah her şeyi biliyor, her şeye gücü yetiyor ve her dediği oluyor. İşte yegâne ve tek olan İlâhımız bu ve işte her şeye gücü yeten Rabbimiz bu!

Kişi daima imtihan edilmektedir; varlıkla da yoklukla da, sağlıkla da hastalıkla da, sıkıntı ile de rahatlık ile de. İmtihan birisinde şükürle diğerinde sabırla kazanılmaktadır.

Mü’min, sebeplere müracaat eder, sebepler bitince sebeplerden ümidini keser ama Allah’tan ümidini asla kesmez. Sebeplere müracaat ederken de onlara yaratıcı özelliği vermeden müracaat eder. Zira sebepleri de yaratan Allah Teâlâ’dır.

Her gün ve daima ölüm gelmeden önceye kadar tevbe edilmelidir. İşte bu konularda Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

قَالَ إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَبْسُطُ يَدَهُ بِاللَّيْلِ لِيَتُوبَ مُسِيءُ النَّهَارِ وَيَبْسُطُ يَدَهُ بِالنَّهَارِ لِيَتُوبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا.

“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.”[19]

مَنْ تَابَ قَبْلَ أَنْ تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِ.

“Güneş batıdan doğmadan önce kim tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder.”[20]

إِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ .

“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder.”[21]

Tevbenin Kabul Edildiğinin Alâmetleri:

1. Kişi nefsinde günah işlemeye meylinin bulunmadığını görür.

2. Kalbinden günaha karşı ferahın gittiğini görür, adeta her şeyde Allah Teâlâ’yı hazır görür.

3. Sâlihlerle haşır-neşir olur, kötü huylulardan uzak durur.

4. Tamahkârlık etmez. Az da olsa meşru kazançla iktifa eder. Az helal onun gözünde çoktur, yaptığı hayır ve sâlih ameller çok da olsa onun gözünde azdır.

5. Kalbi daima Allah’ın emrettiği şeylerle meşguldür.

6. Dilini kötü sözden korur.

7. Devamlı tefekkür eder.

8. Geçmişteki günahlardan dolayı pişmanlık içindedir.

9. Kalbinden, düşmanlık, kin, haset, buğz çıkmış olur; mü’minlere karşı şefkat ve merhamet bulunur.

Tevbeyi Geciktirmenin Zararı:

1.Tevbe edemeden ölür veya hastalık gelir de tevbe edecek zaman bulamaz.

2.Günahlarda kalbe gelen kir, silinemez hale gelebilir ve zamanla da mühürlenebilir.


[1] Abdulvehhab Şa‘rânî, İbadet ve Zikir Ehline Tavsiyeler, Tercüme: İbrahim Cücük, Zaman Yayınları, s. 12.

[2] Abdulvehhab Şa‘rânî, a.g.e, s. 12.

[3] Tâhâ, 20/82.

[4] Nûr, 24/31.

[5] Hûd, 11/3.

[6] Tahrîm, 66/8.

[7] Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 227.

[8] Kenzü’l-Ummâl, II, 3808.

[9] Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Sadeleştirme: Heyet, Azim Dağıtım, VIII, 165.

[10] En‘âm, 6/120.

[11] Buhârî, Deavât 3; Tirmizî, Tefsîru Sûre 47; İbn Mâce, Edeb 57.

[12] Müslim, Zikir 42; Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbn Mâce, Edeb 57.

[13] Enfâl, 8/33.

[14] Nisâ, 4/116.

[15] Zümer, 39/53.

[16] Zümer, 39/54-55.

[17] Hicr, 15/55-56.

[18] Mü’min, 40/60.

[19] Müslim, Tevbe 31.

[20] Müslim, Zikir 43.

 [21] – Tirmizî, Deavât, 98; İbni Mâce, Zühd, 30.

HÂDİSÂTA İLİM NÛRUYLA BAKMAK*

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemal Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Dünya hayatında bizleri bir araya getiren Allah Zülcelâl Hazretleri mahşerde…

ŞUURLU MÜSLÜMAN*

Bir Müslüman için her hususta ilk müracaat kaynağı olan, Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda; insanoğlunun “şuur” meselesindeki za‘f ve ihmali gerçeği ile karşılaşırız. Demek oluyor ki Müslüman, şuur konusunda zaaf ve ihmalle karşı karşıyadır. “Müslüman”la  “şuur” yan…

ALLAH TEÂLÂ’YI ZİKİR

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Zikir lügatte; bir şeye karşı uyanık olmak, hatırlamak, anmak, akılda tutmak manalarına gelir. Din ıstılahında ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni anmak demektir.

BAŞKASINA AİT MALLARDA TASARRUF HAKKIMIZ

Bir kimsenin yenilecek veya içilecek bir malını başkasına vermesine veya başkasının o malı yiyip içmesine izin vermesine fıkıhta “ibâha” denir. Bir yemeğe dâvet edilen kimsenin o davete katılması ibâha hükümlerine tâbîdir. Aynı şekilde bağ veya…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir