Gıybete Müdâhale ve Müslümana Destek

Müslümanların, birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Bunların en önemlilerinden birisi de Müslümanın şahsiyetine saygıdır. Bu yüzden Müslümanın malının çalınmasından daha kötü bir şey vardır ki o da Müslümanın “mü’min kimliğine” zarar verilmesidir. Mü’minin kimliğiyle oynamak ve mürû’etine halel getirmek olan gıybet, bu yüzden haram kılınmış ve bir Müslümanın işleyeceği en büyük kabahatlerden sayılmıştır.

Rabbimiz, Müslümanların birbirleri hakkında cahilce ileri-geri konuşmamalarını emretmiş1; gıybetin, kardeşin ölü etini yemek gibi çirkin bir iş olduğunu anlatmış2; kaş-göz işaretiyle bile olsa bir Müslümanla alay edilmesini3 yasaklamıştır.

Peygamber Efendimiz (sav) de; kardeşin duyduğunda veya yüzüne söylendiği zaman kendisini rahatsız edecek her sözün gıybet olduğunu4; gıybetin denizlerin tamamını kirletecek kadar çirkin bir iş olduğunu5; Müslümanın, kardeşini bir kusuru sebebiyle kınadığında, o şey başına gelmeden ölmeyeceğini6; -Mirac’ta şahit olduğu üzere- gıybetçinin, bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalamak gibi7 çetin bir azaba çarptırılacağını haber buyurmuştur.

Gıybetin, bir Müslümanın bedeni, soyu (ırkı), ahlakı, dünyevi huyları, giyimi ve dîn u diyaneti hakkında kötü konuşmak gibi çeşitli türleri vardır.8 Bunun en şiddetli olanı da elbette dindarlığı hususundadır. Çünkü Müslümana verilebilecek en büyük zarar, dindarlığı üzerinden olmaktadır. Bu fenalık esasında, genellikle dil ile yapılmakla beraber el, göz, işaret yoluyla da olabilmektedir.

Ciddi bir itibar tahribatı olan gıybet, bilhassa gaflet ânımıza denk geldiğinde en dindarımızı da yakalayan salgın hastalıktır. Bu salgından sâlim olanımız maalesef azdır. Oysaki Müslüman ve gıybet birbirine en uzak olması gereken şeylerdir. Çünkü gıybet, sadece bir dedikodu olarak kalmamakta, enkazı uzun süren bir vebal olmaktadır.

Dillerimiz “karakter hastalığı” boyutuna varacak kadar Müslüman kardeşimizin etiyle kirlenmişse bir an evvel tövbeye ihtiyacımız var demektir. Çünkü bu büyük kabahatimiz sebebiyle amellerimiz zayi olmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yıllardır biriktirdiğimiz sevaplarımızın, gıybet günahıyla elimizden kayıp gitmesi muhtemeldir.

Bu kötü işten dillerimizi korumayı başarabilmiş, eline, diline ve beline hâkim olan bir Müslüman olabilmişsek ne güzel bir payeye erişmişiz demektir. Bunun için de Allah’a şükretmek gerekir. Ancak hassasiyet sahibi bir Müslüman olarak sadece, bizim dilimizi gıybetten korumamız yetiyor mu? Gıybet edene karşı tavrımız da mühim değil mi? Ve yanımızda gıybet edilene desteğimiz ne durumda?…

Dolayısıyla gıybetin, haramlığını uzun uzadıya ele almaya lüzum yok. Çünkü her birimizin bu konuda az çok bilgi sahibidir. Bu yazımızda asıl üzerinde durmak istediğimiz şey, yanımızda bir Müslüman çekiştirildiğinde nasıl bir tavır takınacağımızdır.

Gıybet edene karşı tavrımız!

Müslümanın desteğe en çok ihtiyaç duyduğu anlardan birisi de hakkında kötü konuşulduğu zamandır. Bir adam para kaybeder, sonra çalışır tekrar kazanır. Fakat şahsiyetine zarar verilmiş, kişiliğiyle oynanmış biri kaç yıl çalışarak kaybettiğini tekrar elde edebilir? O halde Müslümanın şahsiyeti, malından daha değerlidir. Kendi mümin kimliğimizi koruduğumuz gibi, Müslüman kardeşimizin de şahsiyetini korumakla mükellefiz.

“Sizden biriniz bir kötülük gördüğünüzde onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmiyorsa diliyle söylesin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin ki; bu imanın en zayıf hâlidir.”9 hadis-i şerifi çerçevesinde düşündüğümüzde gıybeti yapılan Müslümanın da bir kötülüğe uğradığı bellidir. İşte böyle bir anda gücümüz yettiği halde kötü söze müdahale etmemek ve Müslüman kardeşimizi müdafaa etmemek ciddi bir sorun değil de nedir? Bu halden memnuniyetsizliğimizi ifade edecek kadar bir tavrımız olmalı değil mi?

Buna göre, gıybet edilen bir mecliste bulunan kişi, Müslüman kardeşi desteklemeyi emreden hadis-i şerifleri10 hatırlamalıdır. Mümkün ise derhâl bu çirkin işe müdahale etmeli, etki edemediyse o ortamdan ayrılmalıdır. Aksi takdirde bu günahta gıybetçiyle birlikte ortak olurlar. Çünkü gıybetin devam edebilmesi, bizim en azından dinliyor görüntüsü verebilmemize bağlıdır. Daha da ileri gidip, gıybet edene bu işlediği günahı devam ettirecek şekilde ilgi alaka göstermek ve sorular sorarak teşvik etmek de vebaldir.

Peki, bu işten razı olmadığı halde kardeşini müdafaa etmek vazifesini yerine getiremeyenler… İşte o kimseler de hayatları boyunca kendi izzet-i nefislerini koruyamayacaklardır.

Gıybet yapan arkadaşımıza müdâhale üç kişiye fayda getirir: Birincisi gıybeti yapan kişiyedir; onun bu günahtan uzak kalması ve anlattıklarıyla ahirette pişman olmaması sağlanır. İkincisi gıybeti yapılanadır ki; onun şahsiyeti ve mümin kişiliği korunmuş olur. Üçüncüsü gıybete tepki gösterenedir ki; bu sayede hem günaha ortak olmayacak hem de bu “salgına” karşı kendisini korumuş olacak.

İşte bu açıdan gıybete müdahalenin en önemli faydası bizedir. Çünkü gıybete tepki göstermek, bizi de gıybet etmekten korur. Çünkü insan genelde işleyeceği bazı günahları başkalarında görerek alışır da öyle işler. Kendimizi gerçekten gıybet etmekten korumak istiyorsak, bir duruşumuzun olması gerekir. Çünkü kişiyi bu fenalığa sürükleyen yine arkadaşıdır. Gıybet yapmayan da bu günaha arkadaşı sebebiyle alışır.

Bizi gıybet dinlemeye götüren ve Müslüman kardeşimiz hakkındaki haksız eleştirileri dinlemeye sevk eden bahaneler de az değildir: Bunların bir kısmı nefsî husumetten kaynaklanır, bir kısmı gafletten, önemli bir kısmı da şeytan tuzağıdır.

Nefsî husumetten olanı, gıybete razı olmak ve hatta dedikoducunun bizim de bazı davranışlarını beğenmediğimiz kardeşimiz hakkında daha fazla şey söylemesini istemek şeklindedir.

Gafletten kaynaklananı, medeni, olgun, görgü sahibi görüntüsü vermeye çalışmak tarzındadır. Böyle biri, dedikoducuyu sessiz sakin bir şekilde dinleyip, ona aykırı bir söz söylemediğinde doğru bir şey yaptığını zanneder.

Şeytan tuzağı olanı, gıybet yapanın oklarının bize dönmesinden yani, zararından korkmak, sevgisini kaybetmek gibi sebeplerledir. Bu da şeytanın insanın kalbine attığı bir vehimden ibarettir.

Gıybetle mücadele ve Müslümana destek olmak vazifesi arasında da sıkı bir bağın olduğu aşikârdır. Nice sözü muteber, ilmi liyakati müsellem, arkasından yürünmeye layık âlimlerimiz, İslam önderlerimiz, toplum büyüklerimiz, hakkında üretilmiş iftiralar, yalanlar ve bunların neticesinde dedikodularla topluma hakikati haykırmak ve kitleleri peşinden sürükleme makamındayken sözü kısılmış, anlattıkları değersiz hale getirilmiş ve yalnız bırakılmıştır. Bu sebeple gıybete ve itibar tahribatına karşı mücadelemizin mihenk noktasını âlimlerimizi ve İslam önderlerini müdafaa oluşturmalıdır.

Bununla beraber her Müslümanın onuru ve şerefi vardır. Bu, diğer Müslümanlar için de mukaddestir. Bize düşen kendimiz için istediğimizi, diğer kardeşlerimiz için de istemektir. Ve her halükarda Müslümanı desteksiz bırakmamaktır.

Bu arada şunu da hatırlatmış olalım: Günahını alenen işleyen fâsığın durumunu haber vermek, diğer bir Müslümanı kötülükten korumak, zulme uğradığında hakkını aramak gibi gıybet yapmanın caiz olduğu hususlarda, gıybeti yapanı dinlemenin de caiz olduğu söylenebilir.

Görmüyor musun; o, Lâ ilâhe illâllah diyor!…

Müslümanın kardeşine olan en büyük desteklerinden birisi de onu gıyabında desteklemesidir, diyoruz. Bu titizliği evvela hayat rehberimiz Peygamberimiz (sav)’in tavrında görüyoruz. O, Müslümanın kişiliğinin korunmasına hayati önem vermiştir. Ensar’dan Itbân b. Mâlik’in evinde geçen şu diyalog bu konuya örnektir.11 İtbân (r.a), Rasûlullah (sav)’e gelerek:

  • Yâ Rasûlâllah! Gözlerim seçmez oldu. Hâlbuki kavmime namaz kıldıran benim. Yağmurlar yağdığı zaman kavmimle aramızda bulunan dere akıyor; ben de onların mescidine gidip kendilerine namaz kıldıramıyorum. Yâ Rasûlallah! Arzu ediyorum ki evime gelerek bir yerde namaz kılsanız da, ben de o yeri namazgâh edineyim, demiş. Rasûlüllah (sav) de İnşaallah bunu yaparım, buyurmuşlardır.

    İtbân anlatıyor: “Ertesi gün Rasûlullah (sav) ile Ebû Bekir (r.a) gün yükseldiği vakit bana geldiler. Rasûlullah (sav) izin istedi; kendilerine izin verdim. Ama o hiç oturmadan eve girdi, sonra: “Evinin neresinde namaz kılmamı istiyorsun?” dedi. Ben, evin bir köşesini işaret ettim. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) namaza kalkarak tekbir aldı. Biz de onun arkasına durduk. Bize iki rek’ât namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi. Rasûlullah (sav) için hazırladığımız yemeğe geçtik. Derken o mahallenin erkeklerinden bir grup evimize geldiler. Böylece evde bir hayli adam toplandı. İçlerinden biri (Hadisenin asıl can alıcı noktası burasıdır):

  • “Mâlik b. ed-Duhşun nerede?” diye sordu, diğer biri: “O münâfıktır; Allâh ve Rasûlünü sevmez, cevâbını verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav):
  • “Onun hakkında böyle söyleme! Görmüyor musun ki o, “Lâ ilâhe illâllah” diyor ve bununla Allah’ın rızâsını istiyor!” buyurdular.
  • Ashâb, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. (Münafık diyen zât) Biz onun münafıklara hep böyle yüz verdiğini ve onlara karşı iyilikle muamele ettiğini görüyoruz, dedi. Müteakiben Rasûlullah (sav): “Allah, (Lâ ilahe illallah) diyerek bununla Allah’ın rızâsını dileyen bir kimseye cehennemi haram kılmıştır.”buyurdular.

    Bâtıl ve yanlış bir iş karşısında sükût etmesi ihtimal bile olmayan Efendimiz (sav)’in tavrı mühimdir. O (sav), böyle bir kem söz karşısında derhal doğru bildiğini ifade buyurmuşlardır.

    O öyle bir tevbe etti ki…

    Bu konuda başka örnek ise Peygamberimiz (sav)’in Mâiz (r.a.) hakkındaki ifadesidir. O bir gün Allah Râsulü (sav)’in yanına, pişman bir şekilde gelir. “Ya Rasûlallah! Üzerimde Allah’ın şeriatını tatbik et.” der. Allah Resulü (sav) “Neyin var senin?” diye sorunca da “Zina ettim.” der. Evet, o zina etmiştir ama Allah’tan başka kimse bilmemektedir onun zina ettiğini. Allah Rasûlü (sav), “Git tevbe et; Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” diyerek gönderir. Gider, bir daha döner gelir; sonra gider bir daha döner gelir; Allah Rasûlü de her defasında, “Git tevbe et, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” der, onu gönderir. Fakat bu hâdise tam dört defa tekrar eder. Nihâyet Mâiz, “Cezamı ver, beni vicdan azabından kurtar.” der. Allah’ın bu durumdaki kişiye hükmü ise bellidir; Mâiz recmedilecektir. İstediği gibi recmedilir. Recm yapılırken acıya dayanamayıp bir ara kaçmak ister fakat orada bulunanlardan biri eline geçirdiği bir kemik parçasıyla Maiz’in başına vurur ve Mâiz orada son nefesini teslim eder.

    Sahâbeden biri Mâiz hakkında çirkin bir laf eder. Bunu işiten Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurur: “Mâiz için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi. Çünkü kimsenin olmadığı bir yerde günah işledi; hiç kimsenin bilmemesi, günahını itiraf etmesine mani olmadı…”12

    Benzer bir hadise de Cüheyneli bir kadın hakkındadır. Kadın suçunu itiraf edince Efendimiz (sav)’in emri ile recmedildi. Sonra ashap cenazesini kıldı. Sahabe’den biri; Yâ Rasûlullah! O zina etmiş olduğu halde, namazını mı kılıyorsun?!…” dedi. Rasûlullah (SAV): “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, o öyle bir tevbe etti ki, eğer tevbesi Medinelilerden yetmiş kişiye taksim edilse yeterdi. Sen bu tevbeden daha fazlasını mı buldun?”13

    Bu iki hadiseye pek çok yönden bakıp bu iki sahabînin tevbelerindeki samimiyetten ibret almak icap eder. Ancak konumuz açısından düşündüğümüzde Allah Rasûlü (sav)’in onları tezkiyesine dikkat kesilmek gerekir.

    Biz onun hakkında sadece hayır biliyoruz!

    İslam Tarihi’ndeki çetin savaş hazırlıklarından birisi de Bizanslılar’ın Müslümanlara saldırma hazırlığında olduğu bilgisi gelince olmuştur. Bunun üzerine Efendimiz (sav), ashabına savaş hazırlığı yapmalarını emretmiştir. Ancak bir kısmı çeşitli sebeplerle savaştan geri kalmışlardır. Tebük Seferi’nden geri kalan üç sahabîden birisi de Kâ’b b. Mâlik’tir. Bu süreci başından sonuna kadar etraflıca anlatan Kâ’b, Resûlullah (sav)’in Tebük’e varıncaya kadar adını hiç anmadığını ve Tebük’te ashâbın arasında otururken aralarında şöyle bir diyaloğun geçtiğini nakleder:

    Efendimiz (sav), “Kâ’b İbni Mâlik ne yaptı?” diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam:

    – “Yâ Rasûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu”, demiştir. Bunun üzerine Muâz İbn Cebel ona:

    “Ne fena konuştun! demiş, sonra da Peygamber (sav)’e dönerek, “Yâ Rasûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz, demiştir. Peygamberimiz (sav) ise bu diyalog karşısında sükût etmiştir.14

    Buradaki sükût, Efendimiz (sav)’in Muaz (r.a.)’ın ifadesini, yani Müslüman kardeşi hakkındaki hüsn-i zannını takrir ettiğine işarettir. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün fakat maksadı ifade edeceği düşüncesiyle bunlarla yetinip, selef âlimlerin görüşlerini naklediyoruz.

    Seleften nakiller…15

    Her konuda bize örnek olan ulemamız bu hususta da nasıl hareket etmemiz gerektiğine dair nasihatler de bulunmuşlardır. Bazıları şöyledir:

    “Sen bir mecliste nasıl hatırlanmak istiyorsan, kardeşini de öylece hatırlat. O halde, bu hususta senin elinde iki ölçü vardır:

    Birincisi, şayet senin hakkında bir şey söylenir ve arkadaşın da orada hazır bulunursa o arkadaşının senin için neyi söylemesini istiyorsan, arkadaşının şerefine saldırana, senin kendin için arkadaşından beklediğin davranışı göster.

    İkincisi, arkadaşının duvar arkasında olduğunu, senin onun hakkında söylediklerini dinlediğini düşün. İşte böyle bir durumda nasıl davranırsan, o olmadığı zamanda da böyle davran.”

    Nitekim seleften biri şöyle demiştir: “Ben arkadaşımın bulunmadığı bir sırada sanki yanımdaymış gibi düşünürüm. Eğer orada olup da neyi dinlemeyi seviyorsa, onun için onu söylerim.”

    Bir başkası da şöyle dedi: “Benim herhangi bir arkadaşım hakkında konuşulduğu zaman, kendi nefsimi onun yerine koyarım. Kendim için söylenilmesini sevdiğimin benzerini onun için söylerim.”

    Netice…

    Rabbimiz, bizi kardeş kılmıştır. Dinimiz, Müslümanların birbirilerinin “mümin şahsiyetini” her zaman ve mekânda korumalarını, kardeşlik hukuku gereği yanlarında ve arkalarından desteklemelerini istemiştir. Kendimiz için istediğimizi, Müslüman kardeşimiz için de istememiz gerektiği gibi, biz bir mecliste nasıl hatırlanmak istiyorsak aynı şekilde Müslüman kardeşlerimizi öyle anmanın zaruri olduğuna vurgu yapmıştır.

    Buradan hareketle kendimizi ve gıybet edeni günahtan korumak, arkadan çekiştirilenin itibarını ve şahsiyetini muhafaza etmek için, gıybete ve kem söze tepki göstermek gerekir. Buna rağmen müdahalemiz fayda vermediyse bu yanlıştan razı olmadığımızı belli etmek ve günaha ortak olmamak için o ortamdan ayrılmamız icap eder. i


1 İsrâ, 17/36

2 Hucurât, 49/12

3 Hümeze, 104/1

4 Müslim, 6758; Ebu Dâvud, 4876; Tirmizî, 1934

5 Ebu Dâvud, 4877; Tirmizî, 2502

6 Tirmizî, 2505

7 Ebu Dâvud, 4880; Ahmed b. Hanbel, 2324

8 İhyâu Ulûmi’d-Dîn, İmam Gazzâlî, 3/2604

9 Müslim, 186; İbn Mâce, 4013

10 İlgili hadisleri bütün olarak görmek için bkz. İhyâ, 3/2605; Tarikat-ı Muhammediyye, 254

11 Buhârî, 5086; Müslim, 1528,

12 Müslim, 4528; Ebû Davud, 4444

13 Müslim, 4529; Ahmed b. Hanbel, 1844

14 Müslim, 7192

15 İhyâ, Gazzâlî 3/2604

EBEDÎ KURTULUŞ İÇİN HAKK’A İTTİBÂ

Allah Zülcelâl ve’l Kemal Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sonsuz şükürler olsun ki; bizleri insan olarak yaratmış ve insanlığın esaslarını muhafaza edenlere dünya ve ahiretin saadetini vaad buyurmuştur. Sahip olduğu isimle irtibatlı olarak bilinmelidir ki insan…

Birlik ve Hâkimiyet

Gayet mühim iki şey vardır ki insanları ona zaruret sevk eder, din irşat eder. Terbiyenin, tahsilin de bu hususta yardımı olur. Bu iki şeyin her biri diğerini gerektirir. Milletlerin feyzi, azameti, yükselmesi… ancak o iki…

Adam Seçmek

İslâmiyet en küçük içtimâî birlik olan âileden devlete kadar bütün idârî faaliyetler için şekilden ziyâde ruh emretmiştir. Bu ruh üç esasla gerçekleşir. 1. Ahkâm-ı ilâhiyenin tenfizi yâni şeriat kanun ve kaidelerine uygun hareket etmek. 2….

Gül Gülistanda Yetişir

Çağının Çocuğu İnsan Âlemler, “âlem-i emr” ve “âlem-i halk” olarak ikiye ayrılır. İlahî irade, âlem-i emrde vasıtasız ve cümleten, yaşadığımız âlem-i halkta ise vasıtalı ve dereceli işler. Hikmeti gereği Rabbimiz, ilk iki gün yeryüzünü, izleyen…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir