Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Rasûlullah (sav.) ’In Peygamberliği İnsanlığa Ne Kazandırdı?

1. Sayı · 2006/1

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

 SİYER-İ NEBÎ’Yİ İYİ ÖĞRENMEYE OLAN İHTİYAÇ

Her şeyin ya­ra­tı­cısı olan Allah Teâlâ, rah­meti ve şef­ka­ti­nin eseri ola­rak Hz. Âdem (a.s)’den iti­ba­ren in­san­lar ara­sın­dan pey­gam­ber­ler çı­kar­mış ve bu altın zin­ci­rin son hal­kası ola­rak Hz. Mu­ham­med Mus­tafa (s.a.v)’yı gön­der­miş­tir. Peki, O’nun gön­de­ril­mesi ile in­san­lık neler ka­zandı? diye bir soru so­ru­lup cevap aran­dı­ğında or­taya çıkan so­nuç­lar gös­te­ri­yor ki:

1- Hz. Mu­ham­med (s.a.v), ge­tir­diği din ile in­san­lığa ter­te­miz, ber­rak bir tev­hid akî­desi sundu.

Taşa, ka­yaya, fay­dası ve za­rarı ol­ma­yan put­lara, şa­hıs­lara tap­makta olan pek çok in­sana, ger­çek ma’bud ve ila­hın Allah ol­du­ğunu öğ­retti. İslâm inan­cına sahip olan mü’min kişi artık sa­dece Allah’tan korktu, sa­dece O’nun fayda ve zarar ver­meye muk­te­dir ol­du­ğuna inandı.

“De ki: O, Allah’tır, bir­dir. Allah Samed’dir (:her ya­ra­tı­ğın ken­di­sine muh­taç ol­duğu nok­san­sız bir var­lık­tır.) Do­ğur­madı O, do­ğu­rul­madı da. Hiç­bir şey O’na denk ol­ma­mış­tır.” (1)

İslâm ile temas eden diğer din­ler ve ina­nış­lar da ona göre ken­di­le­rine çeki düzen ver­di­ler, şirk ve hu­ra­fe­ler­den te­berrî et­meye baş­la­dı­lar. Bunun en bâriz ör­neği, bir insan olan Hz. İsa (a.s.) ile an­nesi Hz. Mer­yem’in tanrı ola­ma­ya­cağı ger­çe­ğini idrak et­meye baş­la­yan Hı­ris­ti­yan­lar’da gö­rüldü. Pro­tes­tan­la­rın ki­li­se­nin tanrı adına günah af­fetme gibi hu­ra­fe­le­rine iti­razı, Hı­ris­ti­yan­lar’ın İslâm dini ile doğ­ru­dan te­mas­la­rı­nın so­nuç­la­rın­dan­dır. Çünkü gerek haçlı se­fer­le­rin­den, ge­rekse En­dü­lüs (İs­panya) İslâm me­de­ni­ye­tin­den öğ­ren­dik­leri ha­ki­kat­ler, Hı­ris­ti­yan âle­minde bil­hassa ilim er­bâ­bı­nın göz­le­ri­nin açıl­ma­sına sebep oldu.

2- İslâm, in­san­lara eşit­lik pren­si­bini öğ­retti, asıl­la­rı­nın aynı ol­du­ğuna dik­kat çekti.

Roma, Pers, Çin, Hint uy­gar­lık­la­rı­nın tâ Mısır Fi­ra­vun­ları’ndan beri ka­bul­len­dik­leri sınıf sis­te­mini, kö­le­lik ni­zâ­mını İslâm red­detti ve eşit­lik esas­la­rını or­taya koydu, top­lum­larda ka­rı­şık­lık çı­kar­ma­dan ted­rici sû­rette bu esas­ları ha­yata ge­çirdi.

“Ey in­san­lar! Sizi tek bir şa­hıs­tan ya­ra­tan, o şa­hıs­tan da eşini ya­ra­tıp iki­sin­den de bir çok er­kek­ler ve ka­dın­lar vü­cuda ge­ti­re­rek yer­yü­züne yayan Rab­bi­niz­den kor­kun.” (2)

“Ey in­san­lar! Mu­hak­kak biz sizi bir erkek ve di­şi­den ya­rat­tık, hem de sizi soy­lara ve ka­bi­le­lere ayır­dık ki bir­bi­ri­nizi ta­nı­ya­sı­nız. Allah ka­tında en de­ğer­li­niz, tak­vası en çok ola­nı­nız­dır.” (3)

İnsan hak­ları bil­dir­ge­sin­den on dört yüz­yıl önce, Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Veda Haccı hut­be­sinde bu pren­sip­leri in­san­lığa bil­dirdi: “Ey in­san­lar! Şüp­he­siz Rab­bi­niz tek­tir. Ba­ba­nız da bir­dir. He­pi­niz Âdem’in ço­cuk­la­rı­sı­nız; Âdem ise top­rak­tan­dır. Allah ka­tında en de­ğer­li­niz tak­vası en çok ola­nı­nız­dır. Arap’ın Arap ol­ma­yana takva dı­şında bir üs­tün­lüğü yok­tur.”

3- Son Pey­gam­ber (s.a.v)’in ge­tir­diği din, in­sa­nın mü­ker­rem ve yük­sek bir var­lık ol­du­ğunu inan­cını gö­nül­lere yer­leş­tirdi.

“And olsun ki biz Âdem oğul­la­rına ikram ettik (on­lara üs­tün­lük ve değer ver­dik). On­ları ka­rada ve de­nizde (va­sı­ta­larla) ta­şı­dık. On­lara temiz yi­ye­cek­ler­den rızık ver­dik. Ya­rat­tı­ğı­mız pek çok mah­lû­kata da on­ları üstün kıl­dık.” (4)

İn­sa­nın de­ğe­rini vur­gu­la­yan şu Hadis-i Şerif ne kadar güzel bir mâ­nâyı yan­sı­tır:

“Ya­ra­tıl­mış­lar, Allah’ın ge­çim­le­rine bak­tığı ai­lesi me­sa­be­sin­de­dir. Allah’ın ya­rat­tığı bu var­lık­la­rın Allah’a en se­vim­lisi O’nun ai­le­sine iyi­lik eden­dir.” (5)

Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’ın şu Hadis-i Şe­rifi de ayrı bir üs­lûpla in­sa­noğ­lu­nun kıy­me­tini bel­let­mek­te­dir:

“Kı­ya­met gü­nünde Allah (c.c.) hitap eder:

– Ey Âde­moğlu, hasta oldum da Ben’i zi­ya­rete gel­me­din!
Âde­moğlu cevap verir:

– Ya Rabbi, sen Âlem­le­rin Rabbi’sin, ben Sen’in hasta zi­ya­re­tine nasıl ge­le­cek­tim ki?

Allah Teala bu­yu­rur:

– Sen bil­me­din mi ki filan kulum hasta oldu da sen onu zi­ya­ret et­me­din. Eğer onu zi­ya­ret edey­din Ben’i(m rı­zamı) da onun ya­nında bu­lur­dun.

– Ey Âde­moğlu, acık­tım da Ben’i do­yur­ma­dın!
– Ya Rabbi, Sen Âlem­le­rin Rabbi’sin, nasıl olur da acı­kır­sın?
-Sen bil­me­din mi filan kulum acıktı da onu do­yur­ma­dın. Eğer onu do­yu­ray­dın, yap­tı­ğını(n kar­şı­lı­ğını) Ben’im ka­tımda bu­lur­dun.
-Ey Âde­moğlu, Ben sen­den su is­te­dim de Bana su ver­me­din!
– Ya Rabbi, Sen Âlem­le­rin Rabbi’sin, nasıl olur da su is­ter­sin?
-Sen bil­me­din mi ki, filan kulum sen­den su is­tedi de sen ona su ver­me­din. Eğer ona su ve­rey­din yap­tı­ğını(n kar­şı­lı­ğını) Ben’im ka­tımda bu­lur­dun.” (6)

Bazı âlim­le­rin “Hasta zi­ya­reti nâ­file iba­det­ten daha üs­tün­dür.” diye kabul et­tiği bu me­se­lede kul, İs­lâmî an­la­yışı ge­reği kimi zi­ya­ret et­ti­ğini değil, kimin em­rini ye­rine ge­tir­di­ğini dü­şü­ne­rek hasta in­san­la­rın zi­ya­re­tine gider.

4- Son Pey­gam­ber (s.a.v), in­san­lığa ümit verdi, ona ken­dine gü­venme ve de­ğe­ri­nin far­kında olma duy­gusu aşı­ladı, ümit­siz­lik ve uğur­suz­luk duy­gu­la­rını yok etti.

Günâh ve hata ka­ran­lık­la­rında bo­ğu­lan, do­ğuş­tan gü­nah­kâr ola­rak doğ­du­ğuna inan­dı­rı­lan, baş­ka­la­rı­nın yap­tığı yan­lış­lara ken­di­si­nin de çe­ke­ceği tel­kin edi­len in­sa­noğ­luna Son Pey­gam­ber(s.a.v)’in ge­tir­diği Kur’an-ı Kerim engin bir af sa­hası açtı, in­san­ları fe­rah­lattı:

“De ki: Ey ken­di­leri hak­kında haddi aşmış kul­la­rım, Allah’ın rah­me­tin­den ümit kes­me­yin. Allah bütün gü­nah­ları ba­ğış­lar. O Ğafûr (: çok ba­ğış­la­yıcı), Rahîm (: çok mer­ha­metli) dir.” (7)

“Hiç­bir gü­nah­kâr, baş­ka­sı­nın gü­na­hını çek­mez.” (8)

5- Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’ın pey­gam­ber­liği, din ve dün­ya­nın ara­sın­daki iti­dal nok­ta­sını tes­pit etti, bir­bi­rin­den nef­ret eden saf­ları, ayrı ya­şa­yan kamp­ları bir araya ge­tirdi.

Eski din­lerde, özel­likle de Hı­ris­ti­yan­lık’ta din ile dünya bir­bi­rin­den ayrı sa­yıl­dığı için “din adam­ları” diye bir sınıf mey­dana gel­mişti ve Allah’a gö­tü­ren yolun çok zor ol­duğu, zaten insan fıt­ra­tı­nın da ruhi te­miz­li­ğin önün­deki en büyük engel ol­duğu, ruh­ban­lı­ğın bu yüz­den ge­rekli bu­lun­duğu öğ­re­til­mek­teydi.
Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’ın bu nok­tada da in­san­lığa en büyük he­di­yesi, bu yan­lışı kal­dır­mak ve ye­rine sade ama çok sağ­lam bir temel koy­mak oldu: “Amel­ler ni­yet­lere gö­re­dir. Her ki­şiye ni­ye­ti­nin kar­şı­lığı var­dır.” Allah’ın rı­za­sını ka­zan­mak için ihlas ve sa­mi­mi­yetle ya­pı­lan her iş, söz, fa­a­li­yet Allah ka­tında mak­bul ve ge­çer­li­dir, bunun için hiç­bir kulun ona­yına, tak­di­rine ih­ti­yaç yok­tur. Bu esasa bağlı ola­rak mü’minin yap­tığı her şey, yeme-içme, uyuma, ça­lışma, rızık ve ai­le­si­nin na­fa­ka­sını ka­zanma, savaş-barış…vs. hepsi Allah’ın rı­za­sını elde et­meye gö­tü­ren se­bep­ler ara­sın­da­dır.

İşte din ve dünya ara­sında ay­rım­cı­lık yap­mayı kal­dı­ran İslâm Pey­gam­ber­liği in­san­la­rın ha­yat­la­rına bir bü­tün­lük ve tu­tar­lı­lık ge­tirdi, on­ları aynı iman cep­he­sinde top­ladı, on­lara se­vabı yal­nız Allah’tan bek­le­meyi, be­şe­ri­yete şef­katli ol­mayı öğ­retti ve an­lamı çok geniş şu duayı bel­letti:

“Ey Rab­bi­miz, bize dün­yada da bir iyi­lik, ahi­rette de bir iyi­lik ver, bizi ce­hen­nem aza­bın­dan koru.” (9)

6- Son Pey­gam­ber, in­san­lığa yük­sek he­def­ler gös­terdi; in­san­ları büyük ga­ye­le­rin te­mini için ça­lış­maya ve mü­ca­de­leye sevk etti.
O’nun gel­diği za­man­daki in­san­lık, Allah’ın bah­şet­tiği gücü ve im­kan­ları sa­dece zen­gin olma, nü­fû­zunu art­tırma, in­san­lar üze­rinde ve dün­ya­nın çe­şitli böl­ge­le­rinde ege­men­lik kurma, zevk ve sefâ sür­meye ba­kı­yordu, başka gaye ta­nı­mı­yordu. İşte Ra­sû­lul­lah (s.a.v) asıl ger­çeği gös­terdi, asıl ölüm­süz ger­çe­ğin yer­le­rin ve gök­le­rin yüce ya­ra­tı­cı­sını ta­nı­mak ve O’nun sı­fa­tını, kud­re­tini, hik­me­tini bil­mek ol­du­ğunu bil­dirdi. Böy­lece O’na derin bir iman ile bağ­la­na­rak in­san­lığa hiz­met etmek, bu hu­susta çe­şitli fe­da­kâr­lık­lara kat­lan­mak su­re­tiyle sa­dece O’nun rı­za­sını ka­za­nıp bir­çok me­lek­ten daha yük­sek de­re­ce­leri elde et­me­nin müm­kün ol­du­ğunu öğ­retti.

Bütün bu yüce pren­sip­ler ile gelen Son Pey­gam­ber Mu­ham­med (s.a.v)’in dini böy­lece dün­yayı de­ğiş­tirdi. Be­şe­ri­yet, kurak ve çorak bir dö­nem­den par­lak ve ve­rimli bir bahar mev­si­mine geçti. Boş ve sönük gö­nül­ler iman ve şef­kat ha­ra­reti ile tu­tuştu. İn­san­lık asır­lar­dan beri fi­lo­zof­la­rın ve ah­lak­çı­la­rın hayal et­tiği “er­demli me­de­ni­yet”e Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’in pey­gam­ber­liği sa­ye­sinde ulaştı. Bu, ilim ve insaf sa­hibi her ki­şi­nin gör­düğü bir ha­ki­kat­tir.
Ancak Müs­lü­man­la­rın bu ha­ki­kati bütün in­san­lığa, tabii bu arada kendi top­lum­la­rına canlı ve di­na­mik şe­kilde sunma, an­latma borç­ları var­dır. Bu da Nü­büv­vet-i Mu­ham­me­diye’yi iyi an­la­yıp an­latma za­ru­re­tini or­taya ko­yu­yor. Yani Ra­sû­lul­lah’ın si­ye­rini ye­ni­den ve aşkla öğ­re­nip öğ­retme fa­a­li­ye­tine gir­mek Müs­lü­man­la­rın hem İs­lâmî, hem de in­sanî so­rum­lu­lu­ğu­dur.

O halde, ye­ni­den Siyer ders­le­rine ey ümmet-i Mu­ham­med!

  1. İhlas, 112/1-4
  2. Nisa, 4/1
  3. Hucurât, 49/13
  4. İsra, 17/70
  5. Beyhaki rivayeti
  6. Müslim rivayeti
  7. Zümer, 39/53
  8. Necm, 53/38
  9. Bakara, 2/201