ŞERİAT-TARİKAT-TASAVVUF AYRIMINDA ZARAR ÇOK FAYDA YOK

           Bu mühim mevzuya girmeden önce, bazı hususları hatırlamakta fayda, hatta zaruret vardır:

1-İsimler, varlıkları ve kavramları birbirleriyle çatıştırmak için değil, tarif ve tavzih için vardır. İsimle müsemma (isimlendirilen) arasındaki ilgiyi bulmak bazen zorlaşır, hatta çok defa mümkün de olmaz. Buna rağmen, böyle bir şey yok demek, yanlış olur.

2-Önemli konuların, kulaktan dolma bilgilerle ele alınması, yanlış neticelere götürür.

3-Bir müessesenin veya bir varlığın evvelce isminin konulmamış olması, ismi konulduktan sonra, evvelce yokmuş gibi mütalaa olunamaz.

4-Kur’an’da ve Sünnet’te zikri geçmeyenlerin hükmü bu iki nassın va’zettiği esaslara istinaden/dayandırılarak verilir.

5-Müesseseler hakkında hüküm verirken, mensuplarına bakarak değil; gaye, usul ve tatbikatı esas alarak değerlendirmek icab eder. Hepsinden daha önemlisi; konuya peşin hükümsüz ve tarafsız yaklaşmanın hakikate ulaşmak açısından şart olduğudur.

Şimdi artık konuya girebiliriz:

Tasavvuf 

Nefsimiz iyi eğitilir ve terbiye edilirse; “memur” (emir alıcı), kendi haline terk edilirse “âmir” (emredici) olur. Kur’an-ı Kerim bize nefsin temel karakter olarak; “kötülük emredici” olduğunu beyan eder.[1] Tasavvuf yüzyılların kazandırdığı tecrübe ve metodları ile bu “terbiye-i nefs” ameliyesini başarıyla tatbik etmiştir. Son asır içerisindeki kötü örnekleri öne çıkararak hakikati görmezlikten gelmek insafla bağdaşmaz.

Tasavvuf bildiklerimiz ve öğrendiklerimizi bir mürebbinin disiplin ve takibinde, cemaatin bereket ve rahmetinden istifade ederek hayata yani tatbikat sahasına intikal gayretidir. Belki de kırk yıldır yaşadığımız tatsızlıkların temel sebebi; bilgisizlikten çok, bildikleri ile amel etmemektir. Tasavvuf yolu ile öğrendiklerimizin içimize sinmesi sağlanacak ve öğrendiklerimiz tarafımızdan yaşanır hale gelecektir.

Unutmamak gerekir ki; İslâm’da ilim/ bilgi ancak yaşanmak içindir. Yani “kaal” den “hal”e geçişin vasıtasıdır ilim. Yoksa “ilim” bizatihi gaye değildir.

Tasavvuf “takva”yı vazgeçilmez ölçü ve prensip haline getirmektir. Bir diğer ifadeyle tasavvuf; takvayı şiar edinmektir.

Hayatında hareket noktası olarak kolaylıkları değil, zoru başarmayı hedeflemek, başka bir ifade ile “azimet”i “ruhsat”a tercih etmektir tasavvuf… Darda kaldığında müsaade ve kolaylıklardan yararlanıp, normal durumlarda “zor ehli” olmak… Yani nefsin hoşlandığını değil, zorlandığını tercih etmek de sufiliğin hususiyetlerindendir.

Tasavvuf bir gönül işidir. Yani sufilik, bu manada teşkilatsız gerçekleşebilecek bir şeydir, işin ferdî ve müstakil boyutudur.

            Tarikat

Tarikat ise tasavvufun, müessesevî ve ictimaî boyutunu teşkil eder. Cemaat rahmetinden ve kitle psikolojisinden istifade ile çabalara heyecan katar, tatbikatı kolaylaştırır. Gayretlere disiplin getirir. Güzel örnekleri görerek istifadeyi sağlar.

Tarikat, tasavvufun teşkilatı/mektebidir. Tasavvufu “hâl” sayarsak, tarikat “kaal”dir ve tatbikattir. Tasavvuf mademki bir terbiye ve eğitim çabasıdır, öyleyse bu eğitimin bir teşkilat ve çatısı olacaktır. Bu bir ocaktır, çevredir, isimdir, mekândır, organizasyondur. Müşahhas olacaktır ki, insanlar haberdar olsun, ilgi duysun ve müracaat etsin. Arayanlar muhatab bulsun. Yeri yurdu belli olsun. Doğrular ve yanlışlıklar ortaya çıksın. Kalıcı olsun ve işin ciddiyeti anlaşılsın.

Tasavvuf/sufilik hareketi işte bu teşkilat ve müesseselerle (tarikat, tekke v.d.); birlikte hareket etmenin ve cemaat olmanın rahmet ve avantajlarını elde etmiş olur.

Tasavvufî yönelişler, tarikat sayesinde; bir teşkilat çatısı altında disiplin içerisinde ve bir organizasyonla verimlilik kazanır, kalıcı hale gelir.

Her eğitim kuruluşunda olduğu gibi tarikat ocağında da birtakım kaide ve disiplin konuları olacaktır. Dersler olacaktır. Sosyal faaliyetler olacaktır. Her faaliyet mekâna ihtiyaç gösterir. Tarikat müessesesinin de icrâ-yı faaliyet eylemesi için tesise ihtiyaç vardır. Bunun pek çok ismi arasında en bilineni “tekke”dir.

Tekke/Dergâh/Zâviye

Manevî ve ruhî imarla meşgul “tasavvuf” ve “tarikat” yolunun, belki de tek maddî varlığı; “tekke” dir. Bu yolun pek çok ve muazzam görünmez hizmetlerinin yanı sıra nazarlık mahiyetindeki dünyalığı olan bu tesis; tarih boyu, bulunduğu çevreye ve coğrafyaya göre tekke, zâviye, dergâh, hankah, âsitane, ribat gibi isimlerle anılmıştır.

Tekkelerin bizzat kendileri vakıf kuruluşlar oldukları gibi, cârî masrafları için gelir getiren gayrı menkulleri vardır. Ziraat yapılan bağ ve bahçeleri de bulunur.

Tekkeler tarih boyu hayata yönelik pek çok hizmetlerin üretim merkezi olmuştur.

Açların doyduğu, daralan ve bunalan ruhların tesellî bulduğu, yangın, sel ve zelzele gibi âfetlerde çevrenin yardımına koşulduğu, okuma yazma bilmeyen, yaşını başını almış kimselerin kursa tabi tutulduğu, hatt, tezhib, cilt, nakş, okçuluk ve benzeri hünerlerin öğretildiği… çok fonksiyonlu ictimâî/sosyal kuruluşun adı “tekke” dir. Daha çok hudut boylarında yer alan “ribat”lar ise; hem hudut karakolu vazifesi görmüşler hem de sinesinde barındırdığı dervişler vasıtasıyla, gayri Müslim sınır komşularına tevazu ve hizmetle yaklaşarak, hidayetlerine vesile olmuşlardır.

Tarikat mektebinin binası diyebileceğimiz tekkeler; aynı zamanda uzlet mahalleridir. Yani insan bu mekânda; başkalarının eksik, ayıp ve kusurları yerine kendininkilerini görmeyi öğrenir. Kapıları her saat ve herkese açık olan dergâhlarda, şeyh efendinin ruhlu ve özlü nasihatleri ile kâmil insanlık ve âdâb öğrenilir. Çorbaya birlikte kaşık sallarken dertleşilir ve stres atılır. Hayatında tek satır okuma şansına sahip olamayan niceleri; Akide, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Siyer gibi dersleri sohbet tarzında dinleyerek içine sindirir. Nefs terbiyesi alarak kendini hiçlemenin yol ve yordamını öğrenir. Arif-billâh mürşidin gönül sohbetlerinde dünya ve dünyalıkların gönül ve kalpten nasıl uzaklaştırılacağının fi’li bilgisini alır. “Şeriatte benimki benim seninki senin; tarikatta seninki senin, benimki de senin; hakikatte ne seninki senin, ne benimki benim hepsi Allah’ın” düsturunu yaşayarak kalbine nakşeder. Derviş bu mektebte; edeb ve hüner öğrenir, sanat öğrenir, insanların kurtuluşu için kendini feda etmeyi öğrenir, öğrenir de öğrenir… Ömür biter öğrenme bitmez… Derviş bunu da öğrenir, hazmeder ve yaşar.

Netice

Tarikat/tasavvuf; müessesevî şekliyle doğrudan Kitab ve Sünnet’le sabit değildir. Niyet, çaba, temel prensip ve esaslarla, varılmak istenen hedef zaviyesinden ise; şüphe yok ki mezkûr iki ana kaynağa istinad eder.

Zaten, bir şeyin doğru ve güzel olması için, onun Kur’an ve Sünnet tarafından doğrudan ve açıkça zikredilmesi gerekmez. Aslolan gerçek tasavvuf ve tarikatın; bu iki temel kaynağımız tarafından kötülenmemesi ve yasaklanmamasıdır. Bir de benzer konuda bir yasağın bulunmamasıdır. Tasavvuf ve tarikat için Kitab ve Sünnet’te ne doğrudan ve ne de dolaylı bir zem veya yasak bahis konusudur. Tam aksine; gerçek tasavvufun temel prensipleri bu iki kaynağın da cemiyete hâkim olmasını istediği esaslardır.

Ancak, tarikatı bir mecburiyet ve Müslümanlık gereği saymak ve böyle takdim etmek de doğru olmaz. Ehli bulunabilirse çok güzel ve faydalı olur. Tarih buna şahittir. Ferd olarak da müessese olarak da cemiyetin ona ihtiyacı vardır. Mazimizde ictimâî bünyemizin temel unsuru olmuştur. Tasavvuf ve tarikat yolundan nasip almak için; bir dergâha intisabı ferd olarak görmeksizin, şahsen ve müstakil olarak da bir şeyler yapmak mümkündür. Fakat bu yolun bilgisine sahip olduktan sonra, bir disiplin içerisinde devamın sağlanması oldukça zor bir iştir. Öğretmensiz ve okulsuz tahsil yapmaya benzer. Mürşidin sohbet ve irşadından, cemaatin rahmet ve bereketinden mahrumiyet de, az kayıp değildir. Bunlara rağmen; “Ben bu işi bağımsız olarak yapmak istiyorum.” diyenlere de yolu açık tutmak lazım gelir. Cemiyetimizde; tarikata mensubiyetlerini bildiğimiz niceleri vardır ki, matlub gelişmeden nasip alamamışlardır. Buna mukabil şahsi gayretiyle; nefs terbiyesini başarmış ve zühd hayatını kendisine şiar edinmiş bahtiyar Müslümanlara, az da olsa her iklimde rastlamak mümkündür.

Bu nazik konuyu şöylece noktalarsak, umulur ki ifrat ve tefrite düşmeden gerçek ifade edilmiş olacaktır: Tasavvuf ve tarikat yolunun nihâî hedef, kestirme bir ifade ile; insan-ı kâmil yetiştirmek ise bu önce fıtrat, sonra kısmet ve kaynağı yakalayabilmek meselesidir.

Hanımların da bu yoldan feyzalıp nasiplenmeleri elbette tabiîdir. Bu işi ferden başarabilirlerse şüphesiz öncelikle matlubdur. İntisabları kaçınılmaz olduğu hallerde, bazı şeylere dikkat etmeleri gerekir:

  1. Bekârlar için, velilerinin izin ve rızaları, evliler için ise; eşlerinin muvafakatları kaçınılmazdır. Tarikata mensubiyet nafile ameller sınıfından sayılabileceğinden, nafile oruç için ise erkek eşten izin almak icab ettiğinin bir emr-i nebevî olmasına kıyasla, izni gerektirdiği aşikârdır.
  2. Kur’an’ın ifadesi ile: “Nikahdan ümid kesme.”[2] yaşına gelmemiş olanlar, evli-bekâr fark etmeksizin, mürşidi ile yalnız veya cemaat içerisinde yüz yüze görüşmemeli, sohbetini onun yüzünü görmeden dinlemeli, zikir meclislerinde perde gerisinde veya başka mekanda da olsa seslerini erkeklere duyurmamalıdır. Çünkü Rabbimizin; “Erkek-kadın görüşmelerinin bir paravana arkasından yapılması” [3] fermanı; herkesten çok ehl-i tarîkin titizlik göstermesi icab eden bir husustur. Sebebine gelince bütün dünyadaki dindar insanlar dini prensiplere titizlikle bağlılık hususunda öncelikli olarak tasavvuf ve tarikat ehlini hatırlarlar.
  3. Hanımların rabıtayı yapmak istemeleri durumunda; ya kendilerinin koca karılık çağına gelmiş olmaları veya mürşidin pir-i fânî olması icab eder. Bir taraf pîr iken diğer tarafın acûze olması ise takva açısından daha da uygundur.
  4. Ehl-i tarîk hanımların dikkat etmeleri gereken bir hususta dervişliği koyulaştırayım derken, hanımlık ve annelik görevlerini ihmal etmemeleridir. Bunlar sonuçta eşlerinin fikir değiştirip, izni iptallerine sebep olabilir ki, neticesini hangi tatsız olaylara sebebiyet vereceği kestirilemez.
  5. Çabuk yol almak, keşf ü keramet sahibi olmak gibi niyetlerle, heyecana kapılıp evrâd ve ezkârını arttırma çabasına girenlerin de yorulup sıkılmaları hanım fıtratı gereğidir. Bunda ısrar sağlık problemlerine sebep olabilir. Dikkatli olmalı ve itidali elden bırakmamalıdır.

Tasavvuf ve tarikat konusunda mühim saydığımız birkaç hususa dikkatleri çekerek bu hassas ve nazik konuyu tamamlamak istiyoruz:

  • Tarikata, fevkaladelikleri yaşamak, zuhuratlara mazhar olmak, keşf ü kerameti yakalamak ve ileride mürşid/şeyh olmak maksadıyla intisab edilmez. Bu edeb mektebi, dünya okullarına benzemez ki, daha ilkokula gider gitmez; doktor olacağım, mühendis çıkacağım gibi yöneldiğimiz fâni hedefler peşinde koşalım. Dergâha gerçek kul ve salih insan olmak hedefiyle girilir ve bu uğurda samimi çaba sarf edilir, sonuçta ilâhi takdire boyun eğilir vesselâm…
  • Tasavvuf yolu, ilimsiz olmaz. Mürşidin kendine münasip mertebede, müridin de kendisine gereken seviyede ilim sahibi olmaları şarttır. Mürid; ilm-i halden sınıf geçecek bir nota sahip olmalıdır. Zaten zaman içerisinde sohbetlerde dini bilgileri artmaya devam edecektir. “İlim, amel için olduğundan dervişin ilmi arttıkça ameli de artacaktır.” İhlâs ve samimiyet ise bu işin “olmazsa olmazı”dır.
  • Ehl-i tarîk; mürşidi ve müridi ile riya ve gösterişten hatta bunların rüzgârından bile azamî derecede sakınmak mecburiyetindedirler. Kimse mensubiyetini ulu-orta ilan etmemeli hele bunu övünme konusu asla yapmamalıdır. Nasıl ki nâfile ibadetlerde gizlilik esas ise; burada da aleniyetten kaçınmalıdır.
  • Ancak sorulduğunda karşıdakinin merakını gidermek ve kısmetine mani olmamak için doğruyu söylemekte bir beis yoktur. Fakat tarikata çok açık ve ısrarlı bir davet lüzumsuzdur.
  • Tarikat mensubu bir kimse; ehl-i tarîk olmayana faklı bir gözle bakamaz, istihfaf edemez, küçük göremez. “Falanca kimse çok iyi bir Müslüman amma bir eksiği var, ehl-i tarîk değil” gibi sözler sarf edemeyeceği gibi bunu gönlünden dahi geçirmesi doğru olmaz. Farklı bir dergâha mensub olan için de aynı yasaklar geçerlidir. Tarikatlar arası transfer mahiyetindeki çalışmalar ise yersiz ve yakışıksızdır.
  • Dergâhlar su kaynakları mesabesindedir. Şer’î ölçülere uyanlar arasında bir ayırım bahis konusu olamaz. Hepsi kaliteli su olmakla beraber kimileri; Karakulak suyunu, kimileri Kayışdağı ve kimileri de Taşdeleni tercih eder. Bazen tercih değişikleri de olabilir. Meseleye bu gözle bakmak lazım gelir. Bir dergâhtan feyiz alamayan kimse diğer dergâhta feyz bulabilir. Bu değişikliği destûr alarak yapmak mahzur teşkil etmez. Gelene; “gelme” denemeyeceği gibi, gidene de “gitme” demek doğru olmaz. Bir mürşide devam ederken başka bir şeyh efendiyi dinlemek, bir dergâhın müntesibi iken, zaman zaman bir diğer dergâhta bulunmak yadırganamaz.[4]

 

[1] Yusuf, 12/53

[2] Nûr, 24/60

[3] Ahzab, 33/53

[4] Tasavvuf ve tarikat konusunda geniş bilgi için: Tasavvufta İslâmî Hassasiyetler isimli risalemize bakılabilir.

MÂDENİYAT ÂLEMİ

Ya Allah (c.c) Ya Rabbe’l Âlemin… Bizleri, Sana… Senden… Seninle hamd edenlerden eyle ki; Sana… Senden senâ etsin lisanımız. Seni bilsin,  Seni bulsun cenanımız ki (ruhumuz), Seni ve her şeyi olduğu gibi tanıyabilelim. Çünkü Seni…

TASAVVUF

Tasavvuf, kültür ve medeniyetler gibi hakkında çok ve farklı tanımlar olan bir kavramdır. Bazı mutasavvıflar, hükümdarlığa kadar varan maddî üstünlüklerini, ilâhî huzura erebilmek için rahatlıkla feda edebiliyorlardı. Bunu görenler onlara fukârâ diyorlardı. Zevkine erdikleri o…

TARİKATLI MÜSLÜMAN

Şeriatsız tasavvuf olmaz. Tasavvufun ve tarikatın meşru, sahih, gerçek ve doğru olması için şer’i hükümlere ve prensiplere tamamen uygun olması gerekir.

SİLSİLE VE MÂNEVÎ NESEB

Tasavvufî terbiye, bir ara­da bulunma (sohbet) ve in’ikâs yoluyla gerçekleş­tiği, hal ve duyguların yansıma ve transferi demek oldu­ğu için mürşid ve rehbere ihtiyaç göstermektedir. Bu ilmin, Hz. Pey­gamberin mânevî ve rûhânî otori­tesinin devamı şeklinde bir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir