Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Ehl-⁠i Sünnet Gerçekleri

22. Sayı · 2011/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Allah’a ima­nın ka­zan­dır­dığı ‘mü’min’ ismi ve vaf­sı­nın nihai bir vasıf ol­duğu, mü’min vas­fı­nın üze­rine bir ilave ya­pı­la­ma­ya­cağı îmanî bir ha­ki­kat­tir. Mü’min ol­ma­nın öte­sinde olu­na­bi­le­cek bir şey yok­tur. Mü’min/Müslüman isim­len­dir­mesi Allah Teâlâ’nın kul­ları için uygun gör­düğü bir isim­dir. Bu isimle isim­len­di­ril­miş olmak hamd et­meyi ge­rek­ti­re­cek bir nimet ola­rak te­lakki edil­me­li­dir.

Mü’min/Müslüman isim­len­dir­me­si­nin alt isim­le­rin­den biri ola­rak kul­lan­dı­ğı­mız ‘ehl-i sün­net’ veya onun kar­şı­sına konan isim­ler de bizim için akide ko­nu­ları ara­sında zik­re­dil­meye de­ğe­cek ko­nu­lar et­ra­fında dur­mak­ta­dır­lar. ‘ehl-i sün­net’ ifa­desi ne bir ka­bi­leyi ne de bir top­lu­luğu yan­sı­tır. Bir kere kav­ram­daki sün­net ke­li­mesi, ek an­lam­ları da­ral­ta­cak bir ke­li­me­dir. Ke­sin­likle ‘ehl-i sün­net’ de­yimi, ancak ‘Sün­net’ kav­ramı et­ra­fın­daki ko­nu­larla açık­la­na­bi­lir bir de­yim­dir. Bir bütün ola­rak sün­net’i ku­şat­ma­yan ya da sün­net’in ku­şat­ma­dığı an­lam­larla ‘ehl-i sün­net’ ça­tısı oluş­tu­ru­la­maz. Hatta sün­ne­tin sa­hibi olan Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­le­min bize tav­siye bu­yur­duğu Sün­net­ler­den bir sün­net de mün­fe­ri­den ‘Ehl-i sün­net’ ol­ma­nın ye­terli da­ya­nağı de­ğil­dir. Me­sela mis­vak, önemli sün­net­ler­den bir sün­net­tir. Ama mis­vak kul­lan­mak, tek ba­şına ‘ehl-i sün­net’ olma ne­deni de­ğil­dir. Çünkü mis­vak, amelî bir me­se­le­dir. Sün­net­ler­den bir sün­net­tir. Fakat onu kul­lan­mak, bir it­ti­bayı yan­sıt­tı­ğında sün­nete ehil ol­mayı gös­te­rir­ken, te­miz­leme aracı ola­rak kul­la­nıl­dı­ğında aynı de­ğeri yan­sıt­ma­mak­ta­dır. Bu ne­denle, bir akide ça­tı­sını ifade eden ‘ehl-i sün­net’ kav­ra­mı­nın mis­vakla, sa­rıkla da­ral­tıl­ması doğru de­ğil­dir. Zira böyle bir idrak, in­san­la­rın davet edil­diği nü­büv­vet çiz­gi­si­nin akide se­vi­ye­sin­den kumaş, ağaç se­vi­ye­sine in­di­ril­mesi an­la­mına ge­le­cek­tir.

Üm­meti Mu­ham­med’in bir bö­lü­mü­nün ‘ehl-i sün­net’ ola­rak ad­lan­dı­rıl­ma­sında temel ne­de­nin ‘sün­net’in ve sün­net çiz­gi­si­nin ta­zimi’ ol­duğu bel­li­dir. Umu­mi­yetle be­ra­ber zik­re­di­len ‘ce­maat’ ke­li­mesi de, sün­net et­ra­fında top­lan­mış ol­mayı yan­sıt­ma­sın­dan gel­mek­te­dir.

Sün­net’i ha­ya­tın esası ola­rak gör­mek ve onun et­ra­fında ke­net­len­mek ola­rak tarif edi­le­bi­le­cek olan ‘ehl-i sün­net ve’l-ce­maat’ id­ra­ki­nin, gü­nü­müz­deki kul­la­nı­mı­nın bu da­i­re­nin dı­şına ta­şı­rıl­ması bir se­viye ve idrak kay­bın­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır. Üm­meti müm­kün ol­duğu kadar da­raltma, Üm­met­ten olan­ları azaltma si­ya­se­tine da­yalı ba­kış­lar ne kadar doğru ola­bi­lir? Ehl-i sün­net’in en temel pren­sip­le­rin­den biri hatta ilk mu­ha­lif yani ehl-i sün­net’in dı­şına taşan ilk grup olan Ha­ri­ci­lere karşı sa­vu­nu­lan temel tez­ler­den biri ke­bair gü­nah­la­rın bile dış­lama ne­deni ol­ma­ya­cağı ka­i­de­si­dir. Ashab-ı kiram üze­rinde ileri geri ko­nu­şa­rak sün­net da­i­re­sin­den çıkan Şia’nın dı­şın­daki üm­me­tin ağır­lıklı bö­lü­mü­nün ehl-i sün­net ol­ması ge­re­kir­ken, kılık kı­ya­feti bile ehl-i sün­net’ten olma ne­deni sa­ya­cak kadar da­i­reyi kü­çül­ten an­la­yış, me­se­le­nin özünü an­la­ya­ma­yan bir ba­kışla bak­mak­ta­dır.

Ehl-i sün­neti yerli ye­rine otur­ta­bil­mek, me­sele et­ra­fın­daki tar­tış­ma­ları ve her mü’mini in­ci­ten ay­rı­lık­ları tah­lil ede­bil­mek için şu hu­sus­ları tes­pit et­me­miz ya­rarlı ola­cak­tır:

Ehl-i sün­net, Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­le­min sün­ne­tini iman ko­nusu ola­rak gören ve bütün asır­larda imanla öle­bil­me­nin şartı ola­rak ona bağlı kal­mayı ge­rekli gören id­ra­kin adı­dır. Yö­re­sel­liği, kılık kı­ya­feti ve ben­zeri uç ko­nu­ları yan­sıt­maz.

Ehl-i sün­ne­tin başı Ashab-ı ki­ram­dır. Bütün asır­larda ehl-i sün­net ol­ma­nın en temel şartı, Ashab-ı ki­ramı örnek ola­rak gör­mek ve on­la­rın pe­şin­den git­meyi kabul et­mek­tir. As­ha­bın pe­şin­den git­mek ise on­la­rın din te­lak­ki­le­rini be­nim­se­mek­tir. On­la­rın din te­lak­kisi de Kur’an ve sün­neti hayat tarzı ola­rak gör­mek­tir.

Bu açı­dan ele alın­dı­ğında üm­met­ten ol­duğu halde, Ashab-ı kiram üze­rinde farklı dü­şü­nen ya da Kur’an ve sün­nete ba­kı­şında sorun bu­lu­nan ke­sin­likle ehl-i sün­net da­i­re­sinde de­ğil­dir. Si­ya­set­ten eko­no­miye kadar her­hangi bir alanda laik bakış tar­zını be­nim­se­yen bir kişi iman da­i­re­sinde kalsa da ehl-i sün­net da­i­re­sinde ka­la­maz. Çünkü ehl-i sün­net ol­ma­nın temel ka­rak­teri, Kur’an ve sün­net’i esas kabul etmek bu iki­sini asla taviz ko­nusu hâ­line ge­tir­me­mek­tir. Bu da el­bette Kur’an ve sün­net’i kut­sal kabul et­mekle ye­terli ol­ma­ya­cak bir se­vi­ye­dir. Çünkü Kur’an ve sün­net’e iman etmek başka şey, on­ları kut­sal gör­mek başka şey­dir.

Ehl-i sün­net olmak, iti­dali ge­rek­tir­mek­te­dir. İfrat ve tef­rit­ten uzak bir an­la­yış se­le­fin an­la­yı­şı­dır. Selef de bu üm­me­tin ilk­leri ve ör­nek­le­ri­dir. Aki­dede ve amelde aşı­rı­lık­tan uzak kal­mak şart­tır. Bunun için ehl-i sün­net ara­sında, helal haram sı­nır­la­rını zor­la­ya­bi­le­cek, âyete ve ha­dise rağ­men söz söy­le­ye­bi­le­cek bir büyük, önder yok­tur. Çünkü böyle bir an­la­yış Kur’an ve sün­net’in bir me­se­lede bile olsa ihmal edil­me­sini ge­ti­rir ki ehl-i sün­net için böyle bir şey kabul edi­le­mez­dir.

İba­detle ilim, te­vek­külle ça­lışma, mal edin­mekle zühd, korku ile umut ara­sında bir den­gede bu­lun­mak ge­rek­mek­te­dir. Ehl-i sün­net’in an­la­yı­şında dün­yayı terk etmek de yok­tur. Za­vi­yeye çe­kil­miş an­la­yış sa­habe an­la­yışı de­ğil­dir. Dün­ya­nın gi­di­şa­tında söz sa­hibi olmak, in­san­la­rın bu­lun­duğu her yerde en üstün ol­maya ça­lış­mak, ni­met­ler­den ya­rar­lan­mak, kö­tü­lük­lere mü­da­hale etmek, iyi­lik­le­rin ya­yıl­ması için ça­lış­mak esas­tır.

Ehl-i sün­net, ‘İslam, Sün­net ve Ce­maat’ ke­li­me­leri dı­şında bir ke­li­meyi ken­di­le­rini ta­nı­tıcı bir vasıf ola­rak ka­bul­len­mez. Bir­bir­le­rini sever ve mer­ha­met eder­ler. Ara­la­rında yar­dım­laş­ma­ları, bir­bir­le­rini ta­mam­la­ma­ları, ken­di­leri dı­şın­da­ki­lerle aynı dü­zeyde be­ra­ber­lik oluş­tur­ma­ma­ları iman­ları ge­re­ği­dir. Bir­bir­le­rini asla tek­fir et­mez­ler. Ce­ma­ate, ül­fete davet eder­ler.

İn­san­lar ara­sında ih­ti­laf ol­ması bu ih­ti­la­fın İslam ehli ara­sında da yer bu­la­bil­mesi kevnî bir sün­net­tir. Allah Teâlâ böyle di­le­miş böyle ya­rat­mış­tır. Hûd su­re­si­nin 118-119. âyet­leri bu ha­ki­kati beyan et­mek­te­dir. İh­ti­laf ka­çı­nıl­maz­dır. Ni­te­kim Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­lem, üm­me­ti­nin yet­miş üç fır­kaya bö­lü­ne­ce­ğini haber ver­miş­tir. Bu bö­lün­mede bir gru­bun, onun ve as­ha­bı­nın izin­den git­meye mu­vaf­fak ola­cağı ha­beri de var­dır. Ama Ebu Davud ve di­ğer­le­ri­nin ri­va­yet et­tiği bu hadis, di­ğer­le­rini kâ­fir­ler ara­sında zik­ret­me­mek­te­dir. Sa­dece as­ha­bın izin­den gitme ka­li­te­si­nin bir gruba mü­yes­ser ola­cağı bil­gisi ve­ril­mek­te­dir. Ehl-i sün­net an­la­yı­şında ay­rı­lıkla fark­lı­lık ara­sında fark ol­duğu bi­li­nir. İh­ti­laf başka şey if­ti­rak başka şey­dir. Bu se­bep­ten ol­ma­lı­dır ki ehl-i sün­net esas­ları ara­sında en önemli esas­lar­dan biri ola­rak ehli kıb­le­nin tek­fir edil­me­mesi var­dır.

Üm­me­tin yet­miş üç fır­kaya ay­rı­la­ca­ğını haber veren mu­ci­zevî hadis-i şerif, yet­miş iki fır­ka­nın ateşe gi­re­ce­ğini haber ver­mek­te­dir ama bu ateşe girme, küfür ehli gibi ebe­di­yen ateşte kalma de­ğil­dir. Nisa su­re­si­nin onuncu âye­tinde de Allah Teâlâ, ye­tim­le­rin mal­la­rını yi­yen­le­rin ce­hen­neme gi­re­cek­le­rini, ka­rın­la­rını ateşle dol­dur­duk­la­rını beyan bu­yur­mak­ta­dır. Ama on­la­rın iş­le­dik­leri bu ağır günah yü­zün­den ebedî ce­hen­nemde ka­la­cak­la­rına dair tek bir söz yok­tur. O suçun ce­zası ce­hen­nemde yan­mak­tır. İman ehli ola­rak öl­dü­lerse ne­ti­cede o suça dair ce­za­nın aka­binde ce­hen­nem­den kur­tu­la­cak­lar­dır. Ehl-i sün­net yani yet­miş üçün kur­tu­la­cak tek bir grubu dı­şında ka­lan­la­rın du­rumu da budur. Bu Üm­met­ten ol­duk­ları sü­rece ebedî ce­hen­nem­lik de­ğil­dir­ler. Her­kes gibi onlar da amel­le­ri­nin mu­ha­se­be­sine göre bir akı­bete uğ­ra­ya­cak­lar­dır. Ni­te­kim ehl-i sün­net’ten olmak da he­sap­sız ki­tap­sız olmak de­ğil­dir. Onlar da bir mu­ha­sebe gö­re­cek­ler­dir.

Ha­ta­lı­lar lis­te­sini ce­hen­nem­lik­ler, kâ­fir­ler şek­linde tevil ede­me­yiz. İslam’dan kopup dı­şında kal­mak başka, İslam’ın içinde şu veya bu sapma ne­deni ile dış çiz­gi­lere yakın nok­ta­larda bile olsa mer­kez­den uzak kalma başka bir şey­dir.

Özel­likle iç­ti­hadî me­se­le­ler­deki ih­ti­laf­la­rın farklı gö­rül­mesi önem­li­dir.

Ehl-i sün­net dışı fır­ka­la­rın oluş­ması ya da tarif et­ti­ği­miz kav­ram doğ­rul­tu­sunda Kur’an ve Sün­net çiz­gi­si­nin dı­şına ta­şıl­ması, İslam düş­man­la­rı­nın tu­zak­la­rın­dan bir tuzak ola­rak gö­rü­le­rek an­la­şıl­mış olmaz. Başka bir ifade ile söy­le­ye­cek olur­sak üm­me­tin fır­ka­lara bö­lün­mesi, ha­ricî güç­lere yük­le­ne­cek bir iş de­ğil­dir. On­la­rın da payı ol­makla be­ra­ber bu, büyük bö­lümü iç ne­den­lere da­ya­nan bir so­run­dur.

İlim elde etme ve ilmi şe­kil­len­dir­me­nin ‘ikra’ man­tı­ğı­nın dı­şına taş­ması ile ih­ti­la­fın dal­ları da uzan­maya baş­la­mış­tır. Kur’an ve sün­ne­tin mer­kezde ol­duğu ashap an­la­yı­şı­nın git­gide Kur’an ve sün­ne­tin ya­nında yeni yeni kay­nak­la­rın kabul gör­mesi bir yan­dan ilim adam­la­rı­nın ümmet üze­rin­deki et­ki­sini azalt­mış bir yan­dan da ilmin/âlimin ya­pa­cağı et­kiyi ya­pa­maz hâle ge­tir­miş­tir. Bu da dal­lanma bu­dak­lan­mayı ko­lay­laş­tır­mış­tır.

Bid’at­lere karşı ilk nes­lin gös­ter­diği ref­leksi gös­ter­mekte ge­ci­ki­len dö­nem­lerde dal­lar kök­lere etki et­meye baş­la­mış­tır. Aklın dinde hüc­cet hâ­line ge­ti­ril­mesi, ya­bancı din men­sup­la­rın­dan et­ki­lenme ve kör ta­as­sup da ih­ti­laf ne­den­le­rin­den­dir.

Dün­ye­vi­leşme, dünya ni­met­le­ri­nin et­ki­sinde kalma has­ta­lı­ğı­nın da par­ça­lan­mada et­kisi var­dır.

Şu gru­bun, hadis-i şe­rifte zik­re­di­len yet­miş iki fır­ka­dan biri, şunun da yet­miş üçüncü fırka ol­du­ğunu be­lir­leme hakkı kim­sede yok­tur. Her­kes ehl-i sün­net olma yani Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­le­min izin­den gitme id­di­a­sında ola­bi­lir. Bu id­di­a­la­rın bizce de­ğer­len­di­ril­mesi za­hi­ren müm­kün­dür. Ne red­det­mede ne de kabul et­mede kim­se­nin bir yet­kisi yok­tur. En sa­mimi tavır, as­ha­bın izini sürme sa­mi­mi­yeti içinde olmak Allah Teâlâ’dan yar­dım talep et­mek­tir. Bizi Pey­gam­ber aley­his­se­la­mın izin­den git­mekle şe­ref­len­dir­me­sini is­te­mek­tir. Bir grubu ‘kur­tul­muş’ grup ola­rak gör­me­nin de bir bölme çe­şidi ol­du­ğunu an­la­mak zo­run­da­yız.

Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­le­min dı­şında bir ki­şi­nin kim olursa olsun masum ola­rak gös­te­ril­mesi yani onun pe­şin­den gi­den­le­rin de hak­kın tek mü­da­fii ve uy­gu­la­yı­cısı ol­duk­la­rı­nın per­çin­len­mesi, kendi içinde çe­liş­ki­lerle dolu bir tu­tum­dur. Müs­lü­man­la­rın büyük ide­al­ler et­ra­fında bir araya gel­me­le­ri­nin bir rah­met se­bebi ola­ca­ğını söy­le­me­le­rinde bir sa­kınca yok­tur. Fakat böyle bir bir­lik­te­liği buz­do­labı gibi görüp dı­şa­rıda ka­lan­ları çü­rü­meye mah­kûm gör­me­leri yan­lış­tır. Bu yan­lış, bir par­ça­lama ey­le­mi­dir.

Ne azın­lıkta olmak ne de ka­la­ba­lık olmak sün­net’e ehil ol­ma­nın öl­çüsü de­ğil­dir. Sün­net’e ehil ol­ma­nın öl­çüsü, Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­le­min Kur’an ve sün­net mi­ra­sına sahip olmak, onu uy­gu­la­mak­tır.

Ra­sû­lul­lah sal­lal­lahu aleyhi ve sel­lem ve as­ha­bı­nın iz­leri bütün Müs­lü­man­lar için bağ­la­yı­cı­dır. Üç mü­ba­rek nesil her­kes için örnek ne­sil­dir; on­la­rın söz ve dav­ra­nış­la­rını yok say­mak müm­kün de­ğil­dir.

Bütün Müs­lü­man ne­sil­le­rin ehl-i sün­net’ten ol­ma­nın ge­reği ola­rak ya­pa­cak­ları en büyük hiz­met onu ya­şat­mak ve ona uy­mak­tır. Ehl-i sün­net’i te­kele almak, ondan müm­kün ol­duğu kadar dış­la­mak bir ehl-i sün­net usulü de­ğil­dir.