İstikamet

14. Sayı · 2009/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Müs­lü­ma­nın her türlü aşı­rı­lık­tan sa­kı­na­rak doğ­ru­luk üzere bu­lun­ması an­la­mında bir ahlâk ve ta­sav­vuf te­rimi olan is­ti­ka­met, söz­lükte “doğru, düz­gün, den­geli, sabit ve ka­rarlı olma” gibi an­lam­lara gelir. İs­ti­ka­met “doğ­ru­luk, dü­rüst­lük, ada­let, iti­dal, itaat, sa­da­kat ve dü­rüstçe ya­şama” mâ­na­la­rında kul­la­nıl­mak­ta­dır. Bunu, dinî ve ah­lâkî hü­küm­lere uygun bir hayat sürme, her türlü aşı­rı­lık­tan sa­kınma, Allah’a itaat edip Hz. Mu­ham­med (s.a.v)‘in sün­ne­tine uyma” şek­linde özet­le­mek de müm­kün­dür. Doğ­ru­luk, dü­rüst­lük, ada­let ve doğ­ru­luk­tan ay­rıl­ma­mak is­ti­ka­mete uygun bir dav­ra­nış­tır.

Bazı âyet ve ha­dis­lerde geçen kayyım/kayyime ke­li­me­si­nin “is­ti­ka­met” an­la­mında ol­duğu ifade edil­mek­te­dir. Buna göre ” dîn-i kay­yim her­hangi bir eğ­ri­lik, yan­lış­lık içer­me­yen, hak­tan ayrı bir yönü bu­lun­ma­yan doğru (müs­ta­kim) din/İslâm dini de­mek­tir. Yine “kü­tü­bün kay­yime” ta­biri de “doğ­ruyu yan­lış­tan ayı­ran hak (müs­ta­kim) ki­tap­lar” mâ­na­sın­da­dır. Râgıb el-İs­fa­hânî, is­ti­ka­met ke­li­me­si­nin düz bir çizgi gibi dos­doğru yol hak­kında kul­la­nıl­dı­ğını ve bun­dan do­layı hak ve ha­ki­kat yo­luna “sırât-ı müstakim/istikametli yol” de­nil­di­ğini ifade eder. İs­ti­ka­met, in­sanla il­gili ola­rak “dos­doğru yol üze­rinde sap­ma­dan iler­leme” de­mek­tir. İs­ti­ka­met, “eğri büğrü olma, yol­dan sapma” demek olan “i’vicâc”ın kar­şıtı ola­rak kul­la­nı­lır.

Kur’an-ı Kerîm’de is­ti­ka­met, dokuz âyette fiil ola­rak yer al­makta; ay­rıca yirmi ikisi “sırat”, ikisi “kıs­tas”, biri “hüdâ” ve biri de “tarîk” ke­li­me­le­riyle bir­likte olmak üzere yirmi altı âyette geç­mek­te­dir. Ha­dis­lerde de hem is­ti­ka­met ke­li­mesi hem de aynı kök­ten olan fiil ve isim­ler yer al­mak­ta­dır. Bütün bun­larda ke­li­me­nin, “doğ­ru­luk, aşı­rı­lık­lar­dan uzak­lık, sebat ve ka­rar­lı­lık” an­lam­la­rında kul­la­nıl­dığı gö­rü­lür. “Rab­bi­miz Allah’tır” de­dik­ten sonra is­ti­ka­met üzere olan­ları” öv­güyle anan iki âyet­teki is­ti­ka­met ke­li­mesi tef­sir ki­tap­la­rında “sa­mimi ve ka­rarlı bir imanla hak ve hayır yo­lunda is­tik­rarlı, den­geli bir hayat sür­dürme” şek­linde tef­sir edil­mek­te­dir. Sa­ha­be­den bi­ri­nin Hz. Pey­gam­be­ri­miz’ (a.s)’den ken­di­sine, başka bir öğüde ih­ti­yaç duy­ma­ya­cağı bir tav­si­yede bu­lun­ma­sını is­te­mesi üze­rine, Pey­gam­be­ri­miz ona, “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru/istikamet sa­hibi ol!” bu­yur­muş­tur.

Bu âyet ve ha­dis­teki is­ti­ka­met ke­li­mesi, ön­ce­likle tev­hid inan­cında ka­rar­lı­lığı ifade eder. Ni­te­kim Ta­berî’nin zik­ret­tiği bir ri­va­yette Ra­sû­lul­lah (a.s) bu âyeti oku­duk­tan sonra, “Rab­bi­miz Allah’tır” di­ye­rek iman eden in­san­la­rın bir bö­lü­mü­nün daha sonra küfre/dini inkar et­meye dön­dü­ğünü söy­le­miş, ar­dın­dan da şöyle bu­yur­muş­tur: “Her kim imanla ölürse işte o, is­ti­ka­met sa­hibi olan­lar­dan­dır.”

Ma­nası hak­kında çe­şitli tef­sir­ler zik­re­di­len Fus­sı­let Sû­resi’nin 41. âye­ti­nin, “Rab­bi­miz Allah’tır di­yen­ler” bö­lümü iman ve ik­rarla, “is­ti­ka­met sa­hibi olan­lar” bö­lümü de iyi ve sâlih iş­lerle il­gi­li­dir.

İs­ti­ka­met kav­ramı, tüm ah­lâkî dav­ra­nış­lara ölçü oluş­tu­ran bir kap­sam ge­niş­li­ğin­de­dir. Buna göre is­ti­ka­met sa­hibi insan; bütün dav­ra­nış­la­rında aşı­rı­lık­lar­dan uzak kalan, den­geli bir ha­yatı ka­rarlı bir bi­çimde sür­dü­ren kimse de­mek­tir. Ancak hayat bo­yunca her du­rumda is­ti­ka­met çiz­gi­sin­den sap­ma­dan ya­şama güç ol­du­ğun­dan do­layı in­san­lar­dan mut­lak bir is­ti­ka­met­ten zi­yade, imkân öl­çü­sünde is­ti­ka­met sa­hibi ol­ma­ları is­ten­miş­tir. İmam Gaz­zâlî, iki aşı­rı­lık ara­sın­daki orta çiz­gi­nin “kıl­dan ince kı­lıç­tan kes­kin” ol­du­ğunu ve ifrat ve tef­rite sap­ma­dan dos­doğru çiz­gide iler­le­me­nin ne­re­deyse im­kân­sız bu­lun­du­ğunu be­lir­tir. Bu se­beple Kur’an-ı Kerim’de sırât-ı müş­ta­kı­mın kur­tu­luş için ye­terli gö­rül­dü­ğünü be­lir­tir ve şöyle der: “İs­ti­ka­met ge­rekli ve kur­ta­rıcı ol­du­ğun­dan do­layı her mümin kul, günde on yedi defa yani beş vakit na­ma­zın farz­la­rında, ‘Bizi sırât-ı müs­ta­kime ilet! di­ye­rek dua et­mesi ge­re­kir.

Bir ri­va­yete göre Hz. Pey­gam­ber’in ken­di­sini yaş­lan­dır­dı­ğını be­lirt­tiği ağır yü­küm­lü­lük­ler­den bi­ri­nin, “Sana em­re­dil­diği şe­kilde is­ti­ka­met sa­hibi ol! ayeti ol­muş­tur. Ni­te­kim “Em­ro­lun­du­ğun gibi dos­doğru ol“1 ilâhî emri hak­kında Hz. Pey­gam­ber “dosdoğru/istikamet sa­hibi ol” em­ri­nin ken­di­sini ih­ti­yar­lat­tı­ğını be­lirt­miş­tir.2

Fah­red­din er-Râzî, bu emrin iti­kadî ve amelî hü­küm­le­rin ta­ma­mını kap­sa­dı­ğına işa­ret ede­rek, her türlü aşı­rı­lık­tan uzak bir şe­kilde ya­şa­ma­nın ge­re­ğine dik­kat çeker. Ona göre Rasûl-i Ekrem’e, bu âyet­te­kin­den daha ağır görev yük­le­yen başka bir âyet in­me­miş­tir. Şe­hâ­bed­din es-Süh­re­verdî ise, ta­sav­vufi ma­kam­lar­dan geç­me­dikçe bu âyette be­lir­ti­len is­ti­ka­mete ulaş­ma­nın müm­kün ol­ma­dı­ğını söy­ler.

En’âm Sû­re­sinde3 “Allah’a ortak koş­ma­mak, ana ba­baya iyi­lik etmek, ev­lât­la­rın ca­nına kıy­ma­mak, zina ve if­fet­siz­lik­ten uzak dur­mak, ha­yata say­gılı olmak, yetim ma­lına yak­laş­ma­mak, ölçü ve tar­tıda dü­rüst olmak, doğru ko­nuş­mak, Allah’a ve­ri­len ahde vefa gös­ter­mek şek­lin­deki baş­lıca dinî ve ah­lâkî buy­ruk­la­rın Allah’ın dosdoğru/istikametli yolu ol­duğu, başka yol­lara sap­ma­dan bu yolda yü­rü­mek ge­rek­tiği bil­di­ril­mek­te­dir. Mü­fes­sir­ler bu­ra­daki is­ti­ka­met kav­ramı hak­kında, “İslâm dışı her türlü inanç­tan ve sün­nete ay­kırı dü­şünce ve dav­ra­nış­lar­dan, bid’at ve hu­ra­fe­ler­den uzak du­ra­rak Kur’an ve Sün­net hü­küm­le­rine göre ya­şa­mak” an­la­mına ge­le­cek şe­kilde açık­la­ma­lar yap­mış­lar­dır.

İbn Hacer el-As­ka­lânî der ki, “is­ti­ka­met ke­li­me­si­nin bu âyet­teki kul­la­nı­mına da­ya­na­rak Hu­zeyfe b. Yemân, bu­nunla özel­likle ha­fız­lara büyük so­rum­lu­luk­ları ha­tır­la­tı­la­rak, “is­ti­ka­met sa­hibi olu­nuz, o zaman her­kes­ten önde olur­su­nuz; ama eğer sağa sola yal­pa­lar­sa­nız tam bir da­lâ­lete dü­şer­si­niz” de­nil­miş­tir. Bu ri­va­yet­teki is­ti­ka­meti İbn Hacer, “Allah’ın tüm emir ve ya­sak­la­rına uymak ve O’na kul­luğa sım­sıkı sa­rıl­mak” diye açık­la­mış­tır. Bunu “Allah’ın ki­ta­bına ve Pey­gam­ber’in sün­ne­tine sa­rı­lıp bun­lar­dan kop­ma­dan ya­şa­mak” diye açık­la­yan­lar da ol­muş­tur.

Ahlâk ve ta­sav­vuf ki­tap­la­rında is­ti­ka­met; in­sa­nın bütün yü­küm­lü­lük­le­rine ri­a­yet et­mesi, yeme, içme, gi­yinme ve her türlü dinî-dün­yevî ko­nuda iti­dal çiz­gi­sini takip et­mesi, iba­det­le­rini ya­pa­rak gü­nah­lar­dan uzak dur­ması, dinin ir­şa­dına göre ubû­diy­yet yo­lunda iler­le­mesi şek­linde açık­lan­mış­tır. Yine ta­sav­vufi ki­tap­larda is­ti­ka­me­tin dilin is­ti­ka­meti, hal ve ha­re­ket­le­rin is­ti­ka­meti, nef­sin veya kal­bin is­ti­ka­meti şek­linde baş­lıca üç çe­şi­di­nin bu­lun­duğu an­la­tıl­mak­ta­dır. Ahmed b. Han­bel’in nak­let­tiği bir ha­diste kalp ve dil is­ti­ka­mette ol­ma­dan ima­nın is­ti­ka­mette ola­ma­ya­cağı be­lir­til­mek­te­dir. İnsan is­ti­ka­met sa­hibi olursa ah­lâ­kını doğ­ru­luk ve dü­rüst­lük kap­lar. Hal ve ha­re­ket­le­riyle is­ti­ka­met sa­hibi ol­ma­yan bir kim­se­nin ha­yatı mat­lup çiz­gide değil de­mek­tir. Ah­lâkî ni­te­lik­leri ve huy­ları düz­gün ol­ma­yan ki­şi­nin ma­nevî dün­ya­sı­nın ge­liş­mesi, dav­ra­nış­la­rı­nın gü­zel­leş­mesi müm­kün de­ğil­dir.

Ebû Ali el-Cûz­cânî şöyle der: “Ke­ra­met der­dine düşme, is­ti­ka­met sa­hibi ol­maya çalış; bil ki, nef­sin seni ke­ra­met ta­le­bine zor­lar, ama Rab­bin sen­den is­ti­ka­met ister”.

İmam Gaz­zâlî, ta­sav­vuf yo­lu­nun iki özel­liği ola­rak kulun Allah’a karşı is­ti­ka­met sa­hibi ol­ması ve in­san­larla iliş­ki­sinde de ba­rışı ve ada­leti gö­zet­mesi ge­rek­ti­ğini söy­ler. Ni­te­kim Allah’a karşı is­ti­ka­met sa­hibi olan kimse nef­sini Allah’ın buy­ru­ğuna uy­maya adar; in­san­larla barış içinde olan kişi ise, meşru ol­duğu sü­rece in­san­la­rın her ta­le­bini kar­şı­la­maya ça­lı­şır.

İs­ti­ka­met, in­sa­nın bütün fi­il­le­ri­nin de­ğe­rini be­lir­le­yen ah­lâkî bir özdür. Çünkü iyi­lik­ler onunla mü­kem­mel­lik ka­za­nır ve onun or­ta­dan kalk­ma­sıyla bütün iyi­lik­ler sözde iyi­liğe dö­nü­şür. İs­ti­ka­met, Allah’a ita­at­sız ola­ma­ya­ca­ğın­dan, güya hal­kın gö­zün­den düşüp eleş­ti­ri­le­rine mu­ha­tap olmak ve bu su­retle ben­liği yen­mek mak­sa­dıyla dinî ve ah­lâkî yü­küm­lü­lük­leri terk et­meye kalkışmak/yani yan­lış me­lâ­met an­la­yışı asla doğru de­ğil­dir. Ni­te­kim Hüc­vîrî, ger­çek me­lâ­meti, ki­şi­nin baş­ka­la­rın­dan gelen kı­na­ma­lara al­dır­mak­sı­zın gö­rev­le­rini ye­rine ge­tir­mesi, dinî hü­küm­lere uy­ması ve amel­le­rine devam et­mesi şek­linde açık­lar.

Muh­yid­din İbnü’l-Arabî’ye göre in­sanı uh­revî kur­tu­luşa gö­tü­ren bi­rinci mâ­na­daki is­ti­ka­met, kı­saca Hz. Mu­ham­med’in yo­lunu iz­le­mek­tir. Biz­zat Ra­sû­lul­lah, bazı ge­o­met­rik şe­kil­ler çi­ze­rek bu yolu açık­la­mış ve diğer pey­gam­ber­le­rin yol­la­rı­nın da tah­rif­ten önce Allah’ın yolu ol­du­ğunu be­lirt­miş ve kendi yo­lunu “İşte benim müs­ta­kim yolum” di­ye­rek onu is­ti­ka­metli ol­makla ni­te­le­miş­tir.

İbnü’l-Arabî’nin “mut­lak is­ti­ka­met” de­diği is­ti­ka­met ise, her var­lığa si­ra­yet eden ilâhî-kevnî bir sıfat olup Allah’ın hik­me­ti­nin bütün ev­ren­deki yan­sı­ma­sı­dır. Buna göre bir şeyin is­ti­ka­meti o şeyin var­lık veya ya­ra­tı­lış ama­cına uy­gun­lu­ğu­dur. Bu an­lam­daki is­ti­ka­met, bütün ev­reni kap­sa­yan genel bir hik­meti, bir hi­da­yeti ve bir dü­zeni ifade eder. “Şüp­he­siz rab­bim dos­doğru yol­da­dır” me­a­lin­deki âyet, biz­zat yüce Allah’ın ev­renle iliş­ki­sini açık­lar. Çünkü Allah’ın fi­il­leri için eğ­ri­lik­ten, dü­zen­siz­lik­ten söz edi­le­mez. Ancak bi­lin­meli ki, bazı şey­le­rin is­ti­ka­meti düm­düz olu­şunda değil iş­le­vini ye­rine ge­tir­me­sine uygun bir şekil alı­şın­da­dır. Hz. Mûsâ, “Rab­bi­miz her şeye ya­ra­tı­lı­şını veren, sonra da doğru yolu gös­te­ren­dir” der­ken her şeyin var­lık ya­pı­sına uygun bir is­ti­ka­mete sahip ol­du­ğunu an­lat­mak is­te­miş­tir. Şu halde ger­çek­ten ev­rende ilahi bir is­ti­ka­met var­dır.

Allah (c.c), ken­di­sine giden yolun doğru yol/sırât-ı müs­ta­kîm ol­du­ğunu, bu yolu ilâhi hoş­nud­lu­ğuna ermek için ve­sile kıl­dı­ğını ve onun iz­len­me­si­nin ge­rek­ti­ğini çe­şitli ayet­lerle beyan bu­yur­muş­tur. Me­selâ, “İşte benim doğru/mütakim yolum budur, ona uyun! Başka yol­lara uy­ma­yın ki, sizi O’nun yo­lun­dan sap­tır­ma­sın.”4.buyurmuştur.

  1. Hûd, 11/112; eş-Şûrâ, 42/15 ↩︎
  2. Tirmizî, Tefsiru Sûre, 56/6 ↩︎
  3. En’am, 6/151-153 ↩︎
  4. En’âm, 6/153 ↩︎