Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

İyiliği Emretme Görevi

27. Sayı · 2012/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Arapça’da “bil­mek, ta­nı­mak, dü­şü­ne­rek kav­ra­mak” an­la­mın­daki ‘irfan kö­kün­den gelen “ma’ruf”, söz­lükte “bi­li­nen, ta­nı­nan, be­nim­se­nen şey” mâ­na­sına gelir. “Bir şeyi bil­me­mek, bir şey zor ve sı­kın­tılı olmak” gibi an­lam­lar ta­şı­yan “mün­ker” ise ma­ru­fun zıddı olup tas­vip edil­me­yen, ya­dır­ga­nan, sı­kıntı du­yu­lan şey” de­mek­tir. Buna göre iyi­liği em­re­dip kö­tü­lük­ten vaz­ge­çir­meye ça­lışma yö­nün­deki tüm fa­a­li­yet­ler için dinî, ah­lâkî ve hu­kuki bir tabir olan “emr bi’l-maruf nehy ani’l-mün­ker” ifa­desi kul­la­nı­lır.

Kur’an’da ve ha­dis­lerde iyi ve doğru ola­rak beyan edi­len inanç, dü­şünce ve dav­ra­nış­lara işa­ret edil­mek is­ten­di­ğinde en çok “ma’rûf” ke­li­mesi; yan­lış, İslâm di­nine ya­bancı, Müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan ya­dır­ga­nan inanç, dü­şünce ve dav­ra­nış­lar için de “mün­ker” ke­li­mesi kul­la­nıl­mak­ta­dır.

Râgıb el-İs­fa­hânî, “Ma’rûf, akıl ve dinin iyi ola­rak ni­te­len­dir­diği fi­il­leri ifade eden bir isim­dir; mün­ker de yine aklın ve dinin be­nim­se­me­diği, ya­dır­ga­dığı şey­dir.” der. İbn Man­zûr, ma’rûfun iyi ve güzel fi­il­ler için kul­la­nıl­dı­ğını ifade et­tik­ten sonra der ki: “Ha­dis­lerde de sık sık geçen ma’rûf ke­li­mesi Allah’a itaat sa­yı­lan, O’na ya­kın­laş­mayı sağ­la­yan, in­san­lar için iyi­lik ola­rak kabul edi­len, dince değer ve­ri­len ve “men­dub” diye bi­li­nen bütün güzel tutum ve dav­ra­nış­ları ifade eder.” Ge­nel­likle müs­lü­man­lar ara­sında iyi bi­li­nen, iyi ta­nı­nan, be­nim­se­nen, gö­rül­dü­ğünde ya­dır­gan­ma­yan tutum ve dav­ra­nış­lar da “maruf” diye bi­li­nir.

Câ­hi­liye dö­ne­minde bir ey­le­min ma’rûf veya mün­ker sa­yıl­ma­sı­nın temel öl­çüsü bu fi­i­lin ka­bile ge­le­nek­le­rine uygun düşüp düş­me­me­siydi. İs­lâmî dö­nemde ise İslâm di­ni­nin ge­tir­diği hayat tar­zına, görgü ku­ral­la­rına uygun olan söz ve dav­ra­nış­lar ma’rûf, uygun ol­ma­yan­lar da mün­ker sa­yıl­mış­tır.

Mu’te­zile ule­mâ­sı­nın ço­ğun­luğu, hüsün ve kubuh an­la­yış­la­rı­nın bir so­nucu ola­rak aklın iyi say­dığı fi­il­leri ma’rûf, kötü say­dı­ğını da mün­ker kabul eder­ken sünni ulema, akıl ye­rine nakli esas al­mış­lar ve ge­nel­likle ma’rûfu “dinin iyi say­dığı söz ve fiil”, mün­keri de “dinin var­lı­ğını sa­kın­calı gör­düğü şey” diye tarif et­miş­ler­dir.

Fah­red­din er-Râzî, ma’rûfu kı­saca “dinen alı­şı­lıp be­nim­sen­miş adet­ler” diye ta­nım­lar, aynı mü­fes­sir “güzel söz”ün de­ğe­rin­den bah­se­den âyeti tef­sir eder­ken bu­ra­daki “kav­lün ma’rûfün” iba­re­sini “Müs­lü­man vic­da­nın ür­küntü ve tik­sinti duy­ma­dan kabul et­tiği, in­san­lara se­vinç ve huzur veren, on­ları ra­hat­sız et­me­yen söz” şek­linde açık­lar.

Ma’rûfun eski Arap ede­bi­ya­tında “cö­mert­lik ve ikram” an­la­mın­daki kul­la­nımı İs­lâmî dö­nemde de devam et­miş­tir.

Kur’an-ı Kerim’de ma’rûf ve mün­ker ke­li­me­leri dokuz âyette “ma’rûfu em­retme, mün­keri neh­yetme” an­la­mına gelen ifade ka­lıp­la­rıyla geç­mek­te­dir. Bu âyet­lerde hangi dav­ra­nış­la­rın ma’rûf, han­gi­le­ri­nin mün­ker ol­duğu be­lir­ti­lip bir tah­sis yo­luna gi­dil­me­mesi, ma’rûfun dinin ya­pıl­ma­sını vacip/gerekli gör­düğü veya tav­si­yeye şayan bulduğu/mendup, mün­ke­rin de bun­la­rın zıddı olan söz ve dav­ra­nış­la­rın ta­ma­mını kap­sa­dı­ğını gös­ter­mek­te­dir.

İs­lâmî ki­tap­lar, iyi­li­ğin hâkim kı­lın­ması ve yay­gın­laş­tı­rıl­ması, kö­tü­lü­ğün ön­len­mesi, bu şe­kilde fa­zi­letli bir top­lu­mun oluş­tu­rul­ması ve ya­şa­tıl­ması için gös­te­ri­len fa­a­li­yeti, Kur’an ve ha­dis­ler­deki kul­la­nıma uygun ola­rak “emir bi’1-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker” şek­linde kul­lan­mış­lar­dır. Kitap, Sün­net ve icmâa da­ya­na­rak bu fa­a­li­ye­tin farz ol­du­ğunda bir­leş­miş­ler­dir. İslâm top­lu­munda ortak şu­u­run mey­dana gel­me­sini sağ­la­yan bu ilke bir ba­kıma İslâm’ın temel di­na­mi­ği­dir. Bunun ih­mali de­ğer­ler sis­te­mi­nin za­yıf­la­ma­sına, gi­de­rek yok ol­ma­sına ve anar­şizme yol aça­rak din ve top­lum ha­ya­tında te­lâ­fisi zor bir­ta­kım fe­lâ­ket­lere sebep olur. Ni­te­kim Gaz­zâlî, Allah’ın pey­gam­ber­leri, “dinde kutb-i a’zam” diye ni­te­len­dir­diği bu pren­si­bin ta­hak­kuku için gön­der­di­ğini be­lir­te­rek bunun ihmal edil­mesi ha­linde pey­gam­ber­lik mü­es­se­se­si­nin an­la­mını kay­be­de­ce­ğini, dinin or­ta­dan kal­ka­ca­ğını, fesat ve anar­şi­nin ya­yı­la­ca­ğını, ül­ke­le­rin harap ola­ca­ğını söy­ler.

Te­o­rik ola­rak cihad da “emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker”in bir par­çası sa­yıl­makla bir­likte uy­gu­la­mada ci­ha­dın İslâm di­nini gayri müs­lim­ler ara­sında yayma, müs­lü­man­ları dış sal­dı­rı­lar­dan ko­ruma ve bunun için ge­rek­ti­ğinde si­lâha baş­vurma fa­a­li­yeti için kul­la­nıl­ma­sına kar­şı­lık, “emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker” içe dönük bir ha­re­ket, yani İslâm üm­me­ti­nin Kur’an ve Sün­net hü­küm­le­rine uygun, fa­zi­letli, sulh ve sü­kû­nun hâkim ol­duğu bir hayat tar­zını amaç­la­yan temel il­ke­ler­den bi­ri­dir.

İslâm âlim­leri emir bi’1-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ke­rin farz-ı ki­fâye ol­du­ğunda it­ti­fak et­miş­ler­dir. Bu­nunla il­gili İslam ta­rihi bo­yunca uy­gu­la­ma­lar, biri dev­le­tin so­rum­lu­lu­ğunda resmî, di­ğeri müs­lü­man fert­le­rin şahsî so­rum­lu­luk­la­rına bı­ra­kı­lan gayri resmî olmak üzere iki şe­kilde ge­liş­miş­tir. Bi­lin­diği üzere emir ve nehiy fa­a­li­yet­le­ri­nin ilk şekli, “hisbe” veya “ih­ti­sab” adı al­tında ku­rum­laş­mış­tır.

İslâm âlim­leri, “emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’i-mün­ker” gö­re­vini ye­rine ge­ti­rir­ken bil­gi­len­dirme, öğüt ve sözlü uya­rı­dan baş­la­yıp du­ruma göre çe­şitli yön­tem­ler uy­gu­lan­ması ge­rek­ti­ğini be­lirt­miş­ler­dir.

“Ehl-i hadîs” ola­rak da anı­lan kadîm ulema, İslâm üm­me­tini halife/idareci et­ra­fında bir­leş­tir­mek, sos­yal ba­rışı ko­ru­mak, top­lu­mun fitne ve fesat ha­re­ket­le­rine ka­pı­la­rak par­ça­lan­ma­sını ön­le­mek dü­şün­ce­siyle, yer­siz ve fevri bir şe­kilde si­yasî ida­reye karşı si­lâhlı mü­ca­de­leye gi­riş­meyi doğru bul­ma­mış­lar­dır.

Bi­lin­diği gibi “emir bi’1-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker” bir ıslah fa­a­li­ye­ti­dir. Eğer bu fa­a­li­yet ıslah ye­rine fit­neye ve fe­sada yol aça­caksa bun­dan ka­çın­mak ge­re­kir. Ni­te­kim Allah, iyi­lere başka in­san­ları zorla hi­da­yete ka­vuş­turma gö­revi yük­le­me­miş­tir.

İs­lâmî kay­nak­larda “emir bi’1-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker”e geniş yer ve­ril­mesi ve bu il­ke­nin daha çok hükmü ve uy­gu­lan­ma­sıyla il­gili ola­rak ya­pı­lan tar­tış­ma­lar, ko­nu­nun İslâm top­lum ha­yatı açı­sın­dan büyük önem ta­şı­dı­ğını gös­ter­mek­te­dir. Kay­nak­la­rın in­ce­len­me­sin­den çıkan so­nuca göre emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker fert ve top­lum ha­ya­tına din, akıl ve ma­şerî vic­dan ta­ra­fın­dan be­nim­se­nen inanç­la­rın, de­ğer­le­rin ve ya­şama tar­zı­nın hâkim kı­lın­ması; dinin ve sağ­du­yu­nun red­det­tiği her türlü kö­tü­lü­ğün ön­len­mesi yo­lunda ferdî ve toplu gay­ret­leri, si­yasî ve sivil ön­lem­leri ifade et­mek­te­dir.

Ko­nuyla il­gili çok sa­yı­daki âyet ve hadis ya­nında bil­hassa, “Kim bir kö­tü­lük gö­rürse eliyle, buna gücü yet­mezse di­liyle onu ön­le­sin; buna da gücü yet­mezse kal­biyle kö­tü­lüğe öfke duy­sun; bu ise ima­nın en zayıf de­re­ce­si­dir” me­a­lin­deki hadis, İslâm’ın or­taya koy­duğu dünya gö­rüşü ve değer yar­gı­la­rına ay­kırı tutum ve dav­ra­nış­lara karşı fiilî ted­bir­ler al­mayı, sözlü uyarı ve psi­ko­lo­jik di­re­niş şek­linde tep­ki­ler gös­ter­meyi ge­rekli kıl­mış­tır. İslâm bil­gin­leri bu tür nas­la­rın ferdî, sos­yal ve ev­ren­sel planda öne­mini dik­kate ala­rak davet ve cihad şek­lin­deki dışa dönük fa­a­li­yet­ler ya­nında içe dönük ıslâh ça­lış­ma­la­rı­nın ge­rek­li­li­ğini de ıs­rarla be­lirt­miş­ler­dir.

Vaaz, irşad ve na­si­hat gibi ça­lış­ma­lar da her dö­nemde et­kili bir şe­kilde yü­rü­tül­müş; özel­likle dinî gay­ret ve ha­mi­yeti güçlü ki­şi­ler şart­la­rın el­ver­diği öl­çüde ferdî, ai­levî ve iç­ti­maî se­vi­yede iyi­li­ğin ge­li­şip güç­len­mesi, kö­tü­lü­ğün ön­len­mesi yo­lunda çaba har­ca­mış­lar­dır. Fert­le­rin dinî ve ah­lâkî ha­ya­tın ge­liş­me­sine, kamu dü­ze­ni­nin sağ­lan­ma­sına kat­kıda bu­lun­mayı bir müs­lü­man­lık ve va­tan­daş­lık borcu şek­linde te­lakki et­me­leri İslâm top­lu­mu­nun bir ka­rak­te­ris­tiği ola­rak gö­rün­mek­te­dir. Bu te­lak­ki­nin, özel­likle XIX. yüz­yıl­dan iti­ba­ren Batı’ya has an­la­mıyla ge­li­şen fer­di­yetçi ve li­be­ra­list dü­şünce ve an­la­yış­la­rın te­siri al­tında bir öl­çüde za­yıf­la­dığı gö­rü­lürse de ge­le­nek­sel İslâm top­lum ya­pısı bu hu­sus­taki et­ki­sini hâlâ sür­dür­mek­te­dir. Ay­rıca İslâm dün­ya­sı­nın hemen her ta­ra­fında İs­lâmî kim­liğe dönüş yo­lun­daki ciddi ça­ba­lar da emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker kap­samı içinde de­ğer­len­di­ri­le­bi­le­cek olan önemli fa­a­li­yet­le­rin can­lan­ma­sına yol aç­mış­tır. Vaaz ve irşad gibi kadim ıslâh fa­a­li­yet­leri ya­nında basın yayın, kon­fe­rans, se­mi­ner gibi mo­dern usul ve araç­larla yü­rü­tü­len ça­lış­ma­lar bu yön­deki önemli ge­liş­me­lere örnek gös­te­ri­le­bi­lir.

Kur’an-ı Kerîm’den baş­la­mak üzere bütün İs­lâmî kay­nak­larda ço­cuk­lar, ka­dın­lar, yaş­lı­lar, sa­kat­lar, kim­se­siz­ler, ça­lı­şan­lar gibi ke­sim­le­rin hak­la­rıyla dinî de­ğer­ler, çevre, canlı ve can­sız ta­biat, halk sağ­lığı ve genel ola­rak insan hak­ları, ilim ve kül­tür, ada­let, hür­ri­yet, top­lum­sal barış gibi de­ğer­le­rin ve ide­al­le­rin ko­ru­nup ge­liş­ti­ril­me­sine özel önem ve­ril­miş, bun­lara yö­ne­lik her türlü za­rarlı ve yı­kıcı eği­lim­le­rin et­ki­siz kı­lın­ması ve genel ola­rak İslâm’ın fitne ve fesat say­dığı kö­tü­lük­le­rin ber­ta­raf edil­mesi is­ten­miş­tir. Bütün bu he­def­lere ulaş­mak mak­sa­dıyla ku­ru­lan der­nek, vakıf vb. teş­ki­lât­la­rın İs­lâmî öl­çü­lere uygun ça­lış­ma­la­rı­nın da top­lum için farz-ı ki­fâye sa­yıl­mış olan emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-mün­ker içinde de­ğer­len­di­ril­mesi ge­re­kir. Bu tür fa­a­li­yet­le­rin kurum pla­nında art­tı­rı­la­rak sür­dü­rül­mesi hem İslâm’ın ru­huna hem de gü­nü­müz ha­ya­tı­nın ger­çek­le­rine uygun gö­rün­mek­te­dir.