KUR’ÂN-I AZÎMÜ’Ş-ŞÂN İÇİN SEÇİLEN ÜMMETİN GÜZÎDELERİ

Cenâb-ı Hakk, Hz. Muhammed aleyhisselâm ümmetini; Kur’ân-ı Kerim’i kendilerine miras bırakarak şereflendirmiş, âhiretteki özel rahmetini ikram ederek bu ümmet-i merhûmeyi ödüllendireceğini haber vermiştir.

Yüce Rabbimiz, hayat rehberimiz, kurtuluş ve huzur kaynağımız Kur’ân-ı Kerim’i bize indirip miras bırakmış, biricik Habîbi -aleyhissalâtü ve’s-selâm- Efendimiz’i içimizden bir Peygamber olarak seçip, âlemlere rahmet olarak göndermiş, İslâm Dinini de bizim için beğenip seçmiş, Zât’ına yönelen ve dinine gönül veren kullarını şöyle müjdelemiştir:

“Allah bu dine, dilediklerini seçecek ve O’na gönülden yönelenlere de kendine varan yolu gösterip, hidayet edecektir.”[1]

“Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır ve güç gelir (onu üzer). Çünkü O, size çok düşkündür (Üzerinize titrer). Mü’minlere karşı çok şefkatli, çok  merhametlidir.”[2]

Hakk’ın lütuf ve rahmetinin bir nişanı olarak indirilen Kur’ân-ı Mübin; bizim için ne güzel bir aynadır ki; ona bakarak kendimizi tanır, hadsiz İlâhi lütuf ve nimetleri öğrenir, ömür günlerimizi tâate sarf ederek Allah’ın sevdiği ve hoşnut olduğu kulları olarak iki dünyada da aziz ümmet oluruz. Sözlerin En Güzeli’nde bu konuyla ilgili şöyle buyrulmaktadır:

“Biz size, içinde kendinizin anlatıldığı bir kitap indirdik. Siz hâlâ bunu anlamıyor musunuz?”[3]

Allah Teâlâ, bizleri biricik Habîbine ümmet olarak seçmiş, iki dünyada da aziz olan bu ümmetin güzîdelerini, Kur’ân-ı Kerim’i kendilerine miras bırakarak şereflendirmiştir.

Nitekim Kur’ân-ı Azimü’ş-şân’da şöyle buyrulmaktadır:

“Sonra Biz, o Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerîm’i), kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük lütuf budur.”[4]

Cenâb-ı Hakk bu Âyeti Celîle’de, Kur’ân-ı Kerîm’i miras bıraktığı biricik Habibinin Ümmetini; Kur’an’a sımsıkı bağlılıkları ve O’nunla amel etmeleri bakımından, üç grup olarak bize tanıtmaktadır:

  1. a) Nefsine zulmedenler: Bunlar; Kur’ân’ı gereği gibi okuyup onunla amel etmeyen, mükellef oldukları bazı vacibâtı ihmalkârlık ve gevşeklik nedeniyle terk eden, bazı haramları işleyen ve tevbe etmeksizin ölen, ancak Peygamberimiz Hz. Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şefâati ile Cennet’e girecek olan kimselerdir.
  2. b) Orta yolu tutanlar: Bunlar; vaktinin çoğunda Kur’an ile amel eden, mükellef oldukları vacibâtı yerine getirmeye çalışan ve haramları terk eden, bazı mekruhları/kusurları işleyen, bazı müstehabları da terk eden, fazla tâat ve nâfile ibâdeti olmayan, ancak Allah Teâlâ -celle ve a’lâ-’nın rahmetiyle Cennet’e girecek olan kimselerdir.
  3. c) Hayırda öne geçmek için yarışanlar: Bunlar; kendisi Kur’an ile amel ettiği gibi başkasına da öğretip amel etmesine sebep olan, bütün haramları, mekruhları ve bazı mubahları bile terk eden, bütün vacibâtı ve müstehabları yerine getirmeye çalışan ve hesaba çekilmeksizin Cennet’e girecek olan güzîde kimselerdir.

İşte bu kimseler, Rabbimizin seçip beğendiği güzîde kulları ve Peygamberinin vârisleridir:

Bu varisler ise: Sahâbe-i Kiram, Tâbiûn, Tebe-i Tabiîn ve daha sonra kıyamete kadar gelecek olan nesillerden Kur’ân’ı ezberleyen, onunla amel eden âlimlerdir.

Ekseri Ulema’ya göre bu üç sınıf da Mü’min sayılmakla birlikte “sâbikûn/hayırda yarışıp öne geçen güzîde mü’minler” asıl Peygamber vârisleridir.[5]

Yüce Rabbimiz hayır yarışında öne geçenlerin, mükâfatta da öne geçeceğini Kur’an-ı Kerim’de bize şöyle haber vermektedir:

“(Hayır yarışında) Önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.”

“İşte bunlar, naim cennetlerinde Allah’a en çok yaklaştırılmış olanlar/dereceleri en yüksek olanlardır.”[6]

Nitekim Hz. İbni Abbas -radıyallâhu anhuma-’dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Hayır işlerinde öne geçmek için yarışan Cennet’e hesapsız girer. Orta yolu tutan Cennet’e Allah’ın rahmeti ile girer. Nefsine zulmeden de Cennet’e, Hz. Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şefâati ile girer.”[7]

Diğer bir hadis-i şerifte ise Rasûlüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurur ki:

Allah Teala: “Sonra Biz, o Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerîm’i), kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük lütuf budur.”[8] bu kavlinde şöyle demiştir:

Hayır işlerinde öne geçmek için yarışanlara gelince, Cennet’e hesapsız girerler. Orta yolu tutanlara gelince, kolay bir hesaba çekilirler. Kendisine zulmedenlere gelince; mahşer boyunca hapsolunurlar, sonra Allah onları rahmetiyle (hapsolundukları yerden) çıkarır. Bunun üzerine onlar da şöyle derler:

“Bizden hüznü/tasayı (Cehennem korkusunu) gideren Allah’a hamd olsun. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayandır ve şükrün karşılığını fazlasıyla verendir.”[9]

Gönüllerimizi birbirine ısındırıp bizi kardeşler yapan, Habibi Efendimiz -aleyhisselâm-’ı göndererek ateş çukurlarına düşmekten kurtaran, bütün nimetlerin içinde toplandığı Habl-i Metînine varis kılan Yüce Rabbimizin sayısız nimetlerini, kadr u kıymetlerini bilip hiçbir zaman unutmamalı ve şu İlâhî davetine kulak vermeliyiz:

“Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılmaya devam edenlere gelince, şüphesiz ki Biz, iyiliğe çalışanların mükâfatını/ecrini zayi etmeyiz.”[10]

“İşte bu Kur’an bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. O’na uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.”[11]

“Size Allah’ın âyetleri okunup dururken, üstelik onun elçisi de aranızda iken nasıl inkâr edersiniz?[12]

Bizi Rabbimiz karşısında mahcup duruma düşürecek, Peygamberimizin huzurunda üzecek hata ve kusurlarımızdan, bilmeden yaptıklarımızdan dolayı bağışlanmamızı dilemeli ve tertemiz bir alınla Rabbimize kavuşmak için şu İlahi müjdeye sarılmalıyız:

“De ki: Ey nefislerine zulmetmekte aşırı giden/haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”[13]

“Rabbinizden mağfiret/bağışlanma dileyin, sonra (günahlarınızdan dolayı) tevbe edip O’na yönelin. Çünkü benim Rabbim, çok merhametlidir ve Mümin kullarını çok sevendir. (Tevbe ve istiğfar eden kullarını rahmet ve muhabbetine nail kılar.)”[14]

“Beş şey vardır ki çok güzeldir ve Hakk’ın sevgisine vesiledir:

  1. İşlenen günahlardan nâdim olup ağlamak,
  2. Mevcut olan kusurları terk etmek,
  3. Cenâb-ı Hakk’a itaat etmek,
  4. Kalplerden pası silmek,
  5. Hevâ ve hevese uymamak.”[15]

Îman, amel ve ibâdetin makbul ve tam olması için, önce tevbe etmek lâzımdır. Bir insan hâlisâne tevbe ederse hiç günah işlememiş gibi temizlenir.

Yüce Rabbimiz, samîmi tevbesi ile temizlenen, Rabbine yönelen ve ibâdetlerini imânına şâhit tutan kullarını şöyle müjdelemektedir:

“(Bu müjdeye erişen Mü’minler); tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rukû’a varanlar, secdeye kapananlar, iyiliği emredip kötülükten/günahtan vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları/hudûdullah’ı koruyanlar, emir ve yasaklarına riâyet edenlerdir. Habibim! Böyle Mü’minleri Cennet’le müjdele.”[16]

Rahmet deryasının coştuğu, Cennet kapılarının açılıp Cehennem kapılarının kapandığı, şeytanın kıskıvrak bağlandığı, mükâfatların sayısız bahşedildiği ve Kur’ân’ın indirildiği bağışlanma ayı Ramazan-ı Şerif’e eriştik.

Bu vesileyle Kur’an’la ünsiyetimizi gözden geçireceğiz. Kur’ân-ı Kerîm’i gönül ve ruhlarımıza sindirmeye, hayatımızı ona göre şekillendirmeye özen göstereceğiz. Sözlerin en güzeliyle gönül bağımızı daha da güçlendirerek, güllerin ve gönüllerin sultanı Efendimiz’in Ümmeti olma onuruyla yaşayacağız.

Yine bu ayda Yüce Rabbimiz’in, insanların ve bütün yaratılmışların hakkını gözeterek, medenî bir toplumda yaşamanın hazzını tadacağız. Bütün ibâdet ve sorumluluklarımızın yegâne huzur ve saâdet kaynağımız olduğuna dair îmânımızı güçlendireceğiz.

Ramazan-ı Şerif aynı zamanda bir yoğunlaşma mevsimidir. Kur’ân’ı okuma ve anlamada, oruçta, namazda, terâvih’te, câmiye ve cemaate devamda, selamlaşmada ve hediyeleşmede, zikirde, tesbih’te, infakta/karşılıksız vermede[17], takvâ’da, her türlü haramdan korunma alışkanlığı kazanmada, sabırda, tevbe ve istiğfarda yoğunlaşmaktır.

Tevbe ve istiğfar İlâhi azâbı kaldırır, kulu Rabbine yaklaştırır.[18]

Mü’minler her ne zaman Kur’ân-ı Kerim’i işitseler, O’nu can ü gönülden dinleyip susarlar, manasını öğrenmeye severek koşarlar, Allah katından geldiği bilinen her şeyi büyük bir özlem ve güçlü bir imânla kabul edip ömrünce yaşarlar. Cenâb-ı Hakk’ın sözünü dinlemenin sürûru, hakkı tanımanın sevinciyle gözleri yaşla dolar.[19]

Bu konuda Yüce Rabbimiz değişmez doğrular kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de bizi şöyle uyarmaktadır:

“İman edenlerin, zikrullah ve Hakk’tan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpereceği, saygı ile coşup yumuşayacağı zaman hâlâ gelmedi mi?”[20]

Şefkat ve merhamet, insanları birbirine yaklaştırıp kucaklaştıran, gönül katılığını giderip yumuşatan, kulu Rabbine yaklaştıran İlâhi bir duygudur. Rabbimizden en birinci niyâzımız; bizi bu duygu ile rızıklandırması ve rahmetine şâyan kıldığı kulları arasına katmasıdır.

Allah’ım! Senin engin rahmetini istiyoruz ki onunla kalbimizi doğrultursun, işimizi yoluna koyarsın, perişan halimizi derleyip toparlarsın, içimizi düzeltir, dışımızı sâlih amellerle yükseltirsin![21] Âmîn!..

Ehl-i Hikmet’e göre: Gönlün yumuşaması, merhametle dolup nurlanması şu şartlarla gerçekleşir:

  1. Kur’ân-ı Kerim’i mânâsını düşünerek okumak ve ahkâmına uymak.
  2. Sultân-ı Enbiyâ -sallallâhu âleyhi ve sellem- Efendimiz’e çokça salât ü selâm getirmek.
  3. Helâl gıda almak, Oruç tutmak, az yemek.
  4. Zikrullah’a devam etmek.
  5. Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak.
  6. İbadetleri huşû ve huzur ile edâ etmek.
  7. Seher vaktinde Hâlik Teâlâ Hazretlerine ibadet etmek, istiğfarda bulunmak, yalvarmak ve gözyaşı dökmektir.[22]

Cenâb-ı Hakk’ın merhamet edip, rahmetini yüreklerine nakşedeceği Mü’minlerin en önemli özelliği; Allah’a derin saygı göstermeleri, zekâtlarını kabul olunup olunmayacağı korkusu içerisinde severek vermeleri ve Allah katından geldiği bilinen her şeye gönülden iman edip sebât göstermeleridir ki, Allah Teâlâ Hazretleri Kitâb-ı Mübîninde bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Benim rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Rahmetimi bilhassa Allah’tan korkanlara, zekâtını verenlere ve Âyetleri-mize iman edenlere yazacağım.”[23]

Allah’a derin saygı gösteren, bu saygıyla ibadetlerini yerine getiren ve daima önde giden Allah’ın sevgili kulları, Kur’ân-ı Kerîm’de bize şöyle tanıtılmaktadır:

“Verdiklerini (zekâtlarını, sadakalarını) Rabblerinin huzûruna döneceklerini düşünerek ve kalpleri korkudan ürpererek verenler! İşte bu müminler, hayır işlerinde yarışanlar ve hayır için önde gidenlerdir.”[24]

Bir toplum için en kötü şey; Peygamberleri tarafından Allah’a: “Ey Rabbim! Benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edip dışladılar.”[25] hitabıyla şikâyet edilip uyarılmalarıdır.

Bir kul için en güzel şey ise; Yüce Allah’ın ve Rasûlü aleyhisselâm’ın hoşnut olacağı şekilde yaşamak, hayat rehberi Kur’ân’ı baş tâcı kılıp hizmetinde bulunmak, kelâmullah ile Allah’ın kulları arasındaki cehalet bulutlarını dağıtarak, sevgi ve saygı bağlarını kuvvetlendirmek ve Hakk’ın Söz’ünü hayatta söz sahibi kılarak Muhammed Aleyhisselâm ümmetinin güzîdelerinden olmaktır.

Allah tarafından sevilmek, biricik Habibine ümmet olarak tercih edilmek Kitab-ı Mübin’i için Allah’ın beğenip seçtiği güzide kullarından olabilmek ne büyük bir bahtiyarlıktır.

Allah’ım! Senden; Kur’an’ı kalbimizin baharı, gönlümüzün nûru, hüznümüzün cilası, gam ve kederlerimizin gidericisi kılmanı dileriz.

Âmîn!..

[1]. Şûra:42/13.

[2]. Tevbe, 9/128.

[3]. Enbiyâ, 21/10.

[4]. Fâtır, 35/32.

[5]. bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, c:6; Seyyid Muhammed Alevî Malikî, Hasâisu’l-Ümmeti’l-Muhammediyye, s:18; Abdullah Sirâcuddin, et-Tekarrub ilellâhi Teâlâ, s:365.

[6]. Vâkıa, 56/10, 11, 12.

[7]. İbn-i Kesîr Tefsiri.

[8]. Fâtır, 35/32.

[9]. Fatır, 35/34; İmam Ahmed bin Hanbel.

[10]. A’raf, 7/170.

[11]. En’âm, 6/155.

[12]. Âl-i İmran, 3/101.

[13]. Zümer, 39/53.

[14]. Hûd, 11/90

[15]. bkz. İmam Şa’râni, Tabakat, s. 54.

[16]. Tevbe, 9/112.

[17]. Ashâb-ı Kiram verdiklerinde sevinmişlerdir. İslam Kültürü “verme”nin, batı kültürü ise “alma”nın kültürüdür.  (bkz. Prof. Dr. Osman ÖZTÜRK, İslâmi Edebiyat, sayı: 51, sayfa: 6).

[18]. bkz. Prof. Dr. Osman ÖZTÜRK, Sözlerin En Güzeli.

[19]. bkz. A’raf,7/204; Maide, 5/83.

[20]. Hadîd, 57/16.

[21]. Tirmizi.

[22].  Ramazanoğlu Mahmud Sâmi (k.s.), Musâhabe-4, s: 25.

[23].  A’râf, 7/156.

[24].  Mü’minûn, 23/60-61.

[25].  Furkan, 30.