KUR’ÂN’IN TARİHSELLİĞİ

Önceleri tarih alanındaki araştırmalarda kullanılan daha sonra felsefe ve din alanında da kullanılmaya başlanan “tarihsellik” ve “tarihselcilik” kavramları, aslında bize batıdan ithal kavram­lardan olduğundan, ülkemizdeki ilim çevrelerinde dahi her ikisinin de oturmuş, herkes tarafından kabul gören tanımları bulunmamaktadır.

Öncelikle Hıristiyanlık dinîyle ilgili araştırmalarda kullanılan tarihsellik ve tarihselcilik kavramları, Hıristiyanlığın “Hz. İsa ilahdır, vahiy Hz. İsa’nın kendisinden farklı bir kimliğe sahip değildir,  İnciller kilisenin tekelinde olup onları anlama ve yorumlama hakkı sadece kiliseye aittir” gibi düşüncelerine karşı    bir reaksiyon olarak Aydınlanma süreciyle birlikte doğmuştur. Batı’da akıl ön plana çıkarılınca, Hıristiyan dogmalar tartışılmaya, rasyonelleştirmeye başlanmıştır.  Böylece Hz. İsa’nın ne demek istediğini tesbit etmek üzere Hz. İsa’nın dönemine git­mek ve söylediklerini o günün konjonktürü içerisinde anlamak yoluna gidildi.  Modernizmin tarih anlayışı,  geçmişi mahkûm ettiğinden İnciller’de söylenenlerin bir kısmını Hz. İsa’nın dönemine indirgemek kaçınılmaz olmuştu.

Tarihsellik ve benzeri anlayışlar ülkemize Batı’dan gelmiştir. Son asırlarda Ortadoğu bir etkilenme konumunda bulunduğundan Modernist anlayışın etkisinde kalan kimi Müslüman araştırıcılar bu düşünceyi, ayet ve hadis süzgecinden geçirmeden hemen benimsemeye ve hatta savunmaya başladılar.

Öncelikle hatırlamalıyız ki; her millet, çağdaşı millet ve toplumlardan etkilenir. Ancak çağımızda iletişim vasıtalarının artması bu etkilenmeyi kaçınılmaz kılmıştır. Müslümanların Batılılardan yoğun bir şekilde etkilenmesi iki dönemde olmuştur. Bu dönemlerin ilki, Yunan felsefesinin Arapçaya tercüme edildiği hicri ikinci asırda başlamaktadır. Ama o dönemde İslâm âlemi, inanç ve siyasi güç açısından sağlam bir zemine oturmaktaydı.

İkinci dönem ise, içinde yaşadığımız çağdır. Önceki dönemin aksine bu dönemde İslâm âleminin gerek kültürel ve gerek siyasi açıdan sağlam bir zemin üzerinde olduğunu söyleyemeyiz. Bu sebep­le etkilenme alanı da genişlemiştir. Bu etkilenme çağımızda siyaset, hukuk, ekonomi, ahlâk ve benzeri sosyal kurumların tamamını içine almaktadır. Önceki etkilenmede müslümanlar hâkim konumdayken bugün mahkûm konumuna düşmüşlerdir. Bu nedenle etkilenmenin boyutları da önce­kinden çok daha geniş ve daha derindir.

Peki Modernizm nedir, biraz bunun üzerinde duralım.

 Modernizm nedir?

Bugün dünya ve özellikle İslam dünyası, yaklaşık üç asırdır Batıdan Aydınlanma çağı ile gelen zihinsel dönüşümün ortaya çıkardığı ideoloji ve hayat biçiminin oluşturduğu Modernizm ile hesaplaşma içinde yaşamakta ve boğuşmaktadır.

Modernizm rüzgarı, Aydınlanma düşüncesinin ürünü olan zihinsel dönüşümün ortaya çıkardığı ideoloji ve hayat biçiminden kaynaklanır.

Vahye ve vahiy kaynaklı tüm dini düşünce ve bilgilere,  dünya hayatını düzenleme görüşünde fonksiyoner hiç bir yer vermeyen, “Hümanizm, Sekülarizm ve Demokrasi” saç ayağı üzerine oturtulan, insanı hakikatin tek ölçüsü gören, aklı ve kullanılmasını Tanrı’dan ve mukaddes prensiplerden bağımsız düşünen, kurtuluşu dinde değil başka yerlerde arayan bu aşırı akılcı akım Modernizm denilen olgudur.

Baron d’Holbach gibi kimi temsilcileri tarafından, tabiatla tam bir uzlaşmaya varabilmek için dinin tamamen terk edilmesini savunan, toplum hayatında gerçekleşen her türlü olumsuzlukları Tanrı ile ilişkilendirerek bunu ateizme bir dayanak gören;  mesela 1755 yılında Lizbon’da meydana gelen ve on bin kadar insanın ölümüne sebep olan deprem hakkında Voltaire gibi kimi temsilcileriyle “Merhametli Yaratıcı fikrini bu olayla nasıl bağdaştırabiliriz? diyerek faturayı Tanrı’ya çıkarmaya çalışan bu düşüncenin, İslam dünyasını birkaç asırdan beri siyasi, fikri, ictimai ve ekonomik krizlerin içinde boğuşmasında etkisi büyüktür.

Başlangıçta Batı’nın sadece ilmini ve tekniğini alıp İslam ahlakı ile mezcetme düşüncesini taşıyan Osmanlıdaki Islahat hareketleri, “kaçınılmaz kötü” olarak gördüğü batı medeniyet ve anlayışını zamanla” vazgeçilmez iyi” olarak benimsemeye dönüşmüştür.

Ayrıca Batı’nın aksine Müslüman ülkelerde “Modernleşme hareketleri” bir tür dini hareketler ve “dini yorumlama çabasının bir parçası” olarak ortaya çıkmıştır.

Söylemlerinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemekle birlikte, adına ister “post-modernizm” denilsin, isterse “ultra, neo, post-endüstri” diye anılsın günümüz itibariyle Modernizm adına yeni bir dönemin başlangıcı söz konusudur.  Nitekim Post-modernizm, daha göreceli, daha çoğulcu ve daha geniş açılı bir doğruluk anlayışını benimsemekte,  bir yandan Tanrı’nın varlığını kabule birey ve toplum hayatında yer açarken, öte yandan farklılıkları da bünyesinde barındıra bilmektedir.

Modernizmin öne çıkan iddiaları arasında şunlar yer alır: Kur’an ve Hadisler tarihsel olup hükümleri, bugün değil geldikleri dönemde geçerli idi. Ayrıca Hadisler şüphe ile karşılanmalı, Mezhepler ve icma kabul edilmemeli, Tefsir modern akla göre yapılmalı, Kur’an kıssalarının tarihi gerçekliği tartışılmalı,  kimi ayetler metaforik ve sembolik bir yaklaşımla açıklanmalı ve Tasavvuf’un varlığı sorgulanmalıdır.

Dünyayı birkaç asırdır etkileyen bu düşünceyi ve bu değişimi; insanlık adına özlenen ve beklenen bir gelişim olarak sayabilir miyiz? Öte yandan Dünyanın bu gidişatına ilgisiz, bilgisiz ve alakasız da kalamayız. Çünkü bu, yüz yıllara dayanan engin kültürümüzü, dinimizi, kimlik ve kişiliğimizi ret anlamına gelir ki, buna asla hakkımız yoktur.

Görüldüğü gibi Modernizm, vahyi ve o kaynaklı tüm dini düşünceleri dışlayan bir anlayıştır. O halde Allah’ın kelamı olan Kur’an’ın anlaşılmasında Modernizmi ve onun kaynaklık ettiği hiç bir anlayışı bir rehber olarak kabul etmek mümkün değildir.

Tarihselciliğin, müsteşrikler tarafından önce hadislere ve ardından Kur’an-ı Kerime uygulanmasına çalışıldı. Bu çabaları dilimize de çevri­len Montgomery Watt’ın “Hz. Muhammed’in Mekke’si” ve Rudi Paret’in “Kur’an Üzerine Makaleler” isimli eserlerinde görmekteyiz. Paret’e göre Kur’an’a giden en kestirme yol tarihsel bakış açısından geçmektedir.

Tarihselci anlayışa göre peygamberler belli bir yörede ve belli bir zaman diliminde gönderilmişlerdir. Peygamberin mesajını o dönem ve za­man çerçevesinde değerlendirmek lazımdır. Kur’an-ı Kerim,  evrensel ahlâkî birtakım prensipler ihtiva ediyor olsa da kimi emir ve yasakları, özellikle de suçlar için belirlemiş olduğu cezalar tamamen o dönemin ve Kur’an’ın indiği yörenin insanları için geçerlidir.

Tarihsellik/tarihselcilik iddiasında olanların bir kısmı, Kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı tartışmasının, Kur’an’ın evrensel olup olmadığıyla ilişkili olduğunu söylerler. Meselâ Arkun’a göre Mutezile, Kur’an’ın yaratılmış olduğunu ileri sürerken “vahyi, yayıldığı top­lumların somut tarihine bağlama girişimi” içerisindeydi.

Tarihselciler özellikle hadlerin yani Kur’an’da belirlenmiş olan cezaların tarihselliğini vurgulamaya özen gösterirler. Kur’an’ın tarihselliğini savunanlara  göre, Kur’an-ı Kerim, ekonomik, sosyal ve siyasal etkenlerin ortaya çıkardığı bir metindir. Vakıa tarafından oluşturulmuştur, indirilmezden önce Levh-i Mahfûz’da mevcut oldu­ğu doğru değildir. O, belli bir siyasi ve sosyal çevrede orta­ya çıkmıştır ve hükümleri ancak o dönemdekileri bağlar.

Tarihsellik iddiasında bulunan modernistlerin bir kısmı Kur’an-ı Kerim’i bu tür değerlendirmelerin dışında tutmaktadır. Ama Sünnet, tarihsel olup belli bir dönemde ve o dönemin şartları içerisinde Peygamber (s.a.v.)’in Kur’an’dan çıkardığı ictihadlar hükmündedir.  Bu neden­le sadece o dönemi bağlar. Bu iddiayı ileri sürenler, ibâdetleri konu alan Sünnet’i bunun kapsamı dışında tutarlar. Sosyal hayatla ilgili emir ve yasaklar ise tamamen tarihseldir, derler.

Tarihsellik iddiasında bulunan­ların kimi emir, yasak ya da cezalarla ilgili görüşleri kısaca şöyledir:

  1. Tarihselliği ileri sürenler, kadının örtünmesi, erkek karşısındaki konumu ve mirastaki payı hakkında, günümüzde sosyal yapının değiştiğini, kadının da üretime katıldığını ve bu nedenle kız çocuk ile erkek çocuk arasında mirasın eşit şekilde bölünmesi gerektiğini savunurlar. Kadının örtüsü konuşunda deler ki, Kur’an’ın indiği dönem ile günümüz arasında önemli farklar vardır. O dönemde insanlar kaba idi; kadınların iffeti ancak bu yolla korunabiliyordu. Ayrıca önemli olan iffetli olmaktır;  iffet örtünme olmak­sızın da korunabilir.
  2. Modernist tarihselcilerin bir kısmı, ancak yüz­desi kat kat olan faizin yahut tefeciliğin haram olduğunu ileri sürer­ken bir kısmı, ticari faaliyetler için alınan faizin haram olmadığını, kişinin geçimini sağlamak üzere aldığı borç paraya tahakkuk etti­rilen faizin haram olduğunu ileri sürmektedir. Bazıları da faiz ile ribayı biribirinden ayırmakta, riba ile kastedilenin tefecilik olduğunu ve İslamın bunu haram kıldığını, banka ve diğer faiz isimlerinin bu kapsama girmediğini ileri sürmektedirler.
  3. Kur’an’ın indiği toplum, kaba ve bedevi bir toplum idi. Bu nedenle Kur’an, hırsızın cezasını ‘el kesmek’ şeklinde belirlemiştir. Gaye eğer insanları hırsızlık yapmaktan alıkoymak ise bugün için bunun başka yolları da vardır.

Değerlendirme:

Mutezile’nin Kur’an’ın mahluk yani yaratılmış olduğunu ileri sürdüğü doğrudur. Ancak bunu söylerken  onlar, Kur’an âyet­lerinin tarihselliğini yani indikleri topluma indirgenmelerini hiçbir zaman iddia etmemişlerdir Ehl-i Sünnet ise Allah’ın sıfatlarının da ezeli ve ebedi olduğunu, böylece Allah’ın kelam sıfatı olan Kur’an’ın da yaratılmış olmadığını söyler. Ancak Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyen Mutezile de, mahluk olmadığını söyleyen Ehl-i Sünnet de Kur’an’ın emir ve yasaklarının her halükârda bağlayıcı olduğunu kabul ediyorlardı.

Kur’an’ın, o günün olaylarının oluşturduğu bir metin olduğu ve daha önce Levh-i Mahfûz’da bulunmadığı iddiası da doğru değildir. Aslında Kur’an’ın evrenselliği yani emir ve yasaklarının her zaman ve zemin­de geçerliliği, onun indirilmezden önce Levh’i Mahfûz’da düzenlen­miş bir metin olup olmamasına bağımlı bir mesele de değildir. Çünkü onu indiren yüce Allah’tır. İndirildiği anda onu düzenlemiş olsa bile bu, onun evrensel olmasına engel değildir. Levh-i Mahfûz’da düzenlen­miş bir metin olduğu âyetlerde zikredilmektedir:

“Hayır, o şerefli bir Kur’an’dır. Levh’i Mahfûzda/Korunan bir levhada’dır.”

Kur’an-ı Kerim’in her bir âyetinin, indiği dönemdeki toplumun sorunlarını çözmek için ya da sadece o dönemde vuku bulmuş olay­lara bir cevap olarak inmiş olduğu söylenemez. Hatta belli olay ve şahısların kimi davranışlarıyla ilgili olarak inmiş olan âyetlerde bile şahıs, yer ismi ve zaman çok istisnai durumlarda söz konusu edilmek­tedir.

Alimler ayrıca, belli bir sebep üzere inmiş olan âyetlerin de sadece o sebebi ilgilendir­mediklerine, hükmün genel olduğuna dikkat çekmiş, bunu: “Sebebin Özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir” şeklinde ifade etmişlerdir.

Tarihsel, hermenötik, antropolojik ve benzeri okuma yöntem­leri beşeri metin ya da malzemeleri okumak üzere ortaya atılmış yöntemlerdir. Oysa Kur’an, ilâhîdir. Beşeri mahsuller için geliştiril­miş olan bu okuma yöntemlerinin ilâhî olan Kur’an’a uygulanmaları elbette tutarlı olamaz. Kaldı ki bunların tamamı ithal kavramlardır.

Tarihsellik iddiasını ileri sürenlerin ibâdet ve ahlâkla ilgili âyetleri evrensel, sosyal kurumlara dair emir ve yasaklarla cezaları tarihsel olarak görmelerinin de hiç bir tutarlılığı bulunmamaktadır. Kur’an’ın şu veya bu âyetlerde kullandığı dil, aynı dildir. Hangi kıstaslara dayanarak böyle bir ayrım yapabiliriz? Hattâ ahlâkî pren­sipleri hukuki prensiplerden ayıracak net bir kıstas dahi mevcut değildir. Böyle bir ayırımın temelinde olsa olsa hevaya, indi görüşlere uymak vardır; Batı normlarını evrensel kabul ederek Kur’an’ı bunlara uydurmak  gayreti vardır.

Tarihsellik iddiasında bulunanlara göre Kur’an’da kadının örtüsüne dair yer alan emir, tarihseldir. Çünkü Kur’an’ın indiği dönemde erkekler kaba bir yapı­ya sahiptiler. Bu sebeple kadının, erkeklerin sarkıntı ve tacizlerinden korunması için vücudunun her tarafını örtmesi emredilmiştir.

Oysa karşı cinslerin birbirlerine karşı hissettiklerini, belli bir dönem veya yer ile izah etmek, cehaletten başka bir şey değildir. Karşı cinslerin birbirlerine karşı hissettikleri arzu ve duygular, insanlığın yaratılışından bu yana değişmemiştir ve gelecekte de değişmeyecektir. Cinslerin birbirlerine karşı olan arzu ve duyguları insanlığın yaratılışından bu yana hep var olmuştur.

Modernistlerin, ticari olmayan ya da yüzdesi yüzde yüzü bulmayan faizin İslam tarafından haram kılınmadığını iddia ederler.

Kur’an-ı Kerim’de geçen “ribâ”, faiz ile aynı anlamdadır. Bu nedenle faiz ayrı, ribâ ayrıdır şeklindeki iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Nitekim fukaha bu iki kelimeyi bir­birinin yerine kullanmaktadırlar.

Faiz, Kur’an’ın indiği toplumda meşru ve yaygın bir muamele idi. Kur’an-ı Kerim, toplumda yaygın olan gelenekleri kaldırmada tedrici bir metod izleyerek insanlar o konuda önce bilgilendirilip eğitiliyor ve hazırlıklı hale getirildiklerinde o konudaki son hükmü veriyordu. İçkinin yasaklanması meselesinde bunu açıkça müşahede ediyoruz. Toplumda  yaygın olan faizin yasaklanmasında da böyle bir tedriç söz konusudur.

Kur’an’dan önceki kitapların iptal edilen hükümleri açısından tarihsellik söz konusu edilebilir. Biliyoruz ki Hz. Adem ile başlayıp Peygamberimizle son bulan vahyin birtakım hükümleri iptal edilmiştir.  Belli bir zaman ve mekân için indirilen bu hükümlerde tarihsellik söz konusu olabilir. Çünkü bu hükümler tarihin bir diliminde bağla­yıcı olmuş ve ardından kaldırılmışlardır.

Nüzul Sebepleri ve Tarihsellik:

Hz. Peygamber’e yöneltilmiş bir soru veya bir olay sebebiyle birkaç âyetin veyahut bir sûrenin indirilmesine etken olan şeye sebeb-i nüzul denilmektedir. Kur’an’ın bazı âyetlerinin belli soru ya da olaylar üzerine inmiş olması, onun insan olgusunu gözardı etmediğini, bilakis onunla bütünleştiğini gösterir.

Kimi âyetlerin belli nüzul sebeplerinin olması, şayet bu sebep­ler olmamış olsaydı onlarla ilgili olarak  indirilmiş olan âyetler de indirilmiş olmayacaklardı   anlamına gelmez. Çünkü Kur’an-ı Kerim, indirilmezden önce Levh-i Mahfûz’da bir bütün olarak mevcuttu, yani   Kur’an’ı   belirleyen,  Kur’an’ın indiği  dönemde vuku bulmuş olaylar ya da o dönemin toplumsal şartları değildir. Levh’i Mahfûz’­da   bir bütün olarak mevcut Kur’an âyetlerinin bir kısmı belli olaylar üzerine indirilmişse  bu, yüce Allah’ın sınırsız bilgisiyle izah edilecek bir şeydir. Hangi olayın ne zaman vuku bulacağı ve bu olaylar üzerine hangi âyetlerin indirileceği yüce  Allah’ın sınırsız bilgisi ile programlanmıştı.

Tarihsellik iddiası, ilahi buyrukları yüce Allah’ın muradına göre anlamaktan değil, aksine onları Batı kaynaklı bir anlayışa uydurma arzusundan doğan gayret ve düşüncelerdir.