İçeriğe geç
Anasayfa » ÖZEL FİNANS KURUMLARININ KREDİLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

ÖZEL FİNANS KURUMLARININ KREDİLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

              Dinimizde faiz kesin olarak haram kılındığından, Müslümanlar birikimlerini helal yollarla değerlendirme çareleri ararlar. Bunun sonucu olarak günümüzdeki Özel Finans Kurumları ortaya çıktı. Bu kurumlar meşru bir ortaklık olan “mudârebe” esasına göre kurulmuştur. Mudârebe bir taraf sermayesini diğer taraf emeğini ortaya koyar, elde edilen kâr anlaşmaya göre paylaşılır. Zarar edilirse bir taraf sermayeden diğeri emekten kaybederek zarara ortak olurlar. Finans kurumları da kendilerine bu şartlarla yatırılan mevdûâtı, mal alıp satarak değerlendirip kârı ortaklarıyla paylaşacak idi.

Ancak günümüzde hem mevzûât açısından hem de bu yolun zorluğundan dolayı finans kurumları kendilerini yatırılan paraları kredi kullandırma yolu ile değerlendirme yoluna gittiler. Daire ve araba vb. almak isteyen kişi, alacağı malı tespit edip fiyatı konuştuktan sonra kredi için finans kurumuna başvuruyor. Helâl kazanç gayesiyle yola çıkan finans kurumu bu kişiye vereceği kredinin getirisini faiz olmaktan kurtarmak için şekil yönünden bazı yollar kullanıyor.

Şöyle ki:

1-Müşterinin, alacağı ev veya arabanın pazarlığını kesinleştirmemiş, sadece bir ön araştırma yapmasını şart koşuyor.

2-Henüz satışı kesin yapılmamış bir malı finans kurumunun satın alıp müşteriye satmış olması için iki yol izleniyor:

a-Kurum, satıcı ile temasa geçip o malı peşin fiyatla kendilerinin aldığını, satış ve devir işlemlerini o müşteri üzerine yapar, kurum adına da satılan malın üzerine ipotek koydurur. Belgeleri kendilerine getirirse parasının hesabına yatırılacağını bildiriyor. Sonra müşteriye dönüp “şimdi biz bu arabayı/evi, daha önce konuştuğumuz ödeme şartlarına göre sana sattık” diyor. Finans kurumu, satıcıya ödediği meselâ 100 TL yi müşteriden vadeli olarak 120 TL olarak tahsil ediyor.

b-İzlenen ikinci yol vekâlet yoludur. Finans kurumu kredi isteyen kişiyi, onun almak istediği evi/arabayı kurum adına satın almak üzere vekil tayin ediyor. Bu yolla mülkiyetin kuruma geçtiği kabul edilerek vade ile vekile/müşteriye satılıyor. Ancak mülkiyetin devri için yapılan resmî işlemler kurum üzerine değil tamamen müşteri üzerine yapılmakta, finans kurumu da alacağına karşılık satılan mala ipotek koymaktadır. Kurum satıcıya peşin ödediği malın bedelini müşteriden vadeli ve Faikli tahsil etmekte ve bu farkı fâiz değil kâr kabul etmektedir.

Bu, kâr mıdır?

Bu farkın kâr olabilmesi için izlenen “doğrudan” veya “vekâletle” satın alma yolunun İslâm’a göre muteber bir yol olması lazım ki malın mülkiyeti finans kurumuna intikal etmiş ve mâlik olduğu malı satmış olsun. Böylece elde ettiği faik faiz değil helâl kâr sayılsın.

Ancak görüldüğü gibi her iki yolda hezldir, ciddiyetten uzaktır. Yani taraflar sözle satın almakta, vekâlet vermekte ama hiçbirisi bu sözün hükmünü (sonucunu) murâd etmemektedir. Açıkça telaffuz etmeseler de karineler bunu göstermektedir. Şöyle ki:

1-Teâmülde, satılan bir mal başkasına satılmaz. Aynı şekilde müşteri tâlib olduğu bir mala bir başkasının talip olmasını istemez. Ahlâkî değildir, Hâdis-i Şerif’te de yasaklanmıştır. Ancak burada finans kurumunun “onu ben satın aldım” demesine ne satıcı ne de müşteri ses çıkarıyor.

2-Yine teâmülde daire ve araba gibi maddî değeri yüksek olan şeylerin satışında sözle yetinilmemekte, tapu ve benzeri belgelerle tescil edilmektedir. Burada ise taraflar böyle bir şeye ihtiyaç duymamaktadır.

3-Finans kurumunun müşteriye “vekilimsin” demesinde de durum farklı değildir. Zîra aslında vekâlet akdi taraflara bir takım yetki ve sorumluluklar getirdiği ve bir çoğununda noterlik marifetiyle yapılmasına önem verildiği halde taraflar burada meselenin bu yönü üzerinde hiç durmamaktadır.

4-Bu vekâletin taraflarında da bir çarpıklık var. Çünkü burada vekâlet verecekse kurum müşteriye değil, müşteri kuruma vermesi gerekir. Zîra araba/ev alacak olan müşteridir. Kurumun zaten araba almaya niyeti yoktur.

Bütün bunlar gösteriyor ki işleme meşrûiyet kazandırmak için baş vurulan yollarda taraflar ciddi değil. “Vekilimsin” sözü ile bunun delalet ettiği mâna ve bunun hükmü (sonucu) kastedilmemekte, sadece verilecek kredinin getirisinin fâiz değil de helâl kazanç sayılabilmesi için bir kılıf bulunmuş olmaktadır. Tarafların ciddiye almadığını dinin ciddiye alıp vade farkının kar saymasının beklemek bir başka ciddiyetsizlik olur.

Finans kurumlarının kredi veya fon kullandırma işlemlerinden bunlar sildikten sonra geriye, 10 TL borç verip 15 TL geri almak kalmaktadır. Paranın satıcıya veya müşteriye verilmesi hükmü değiştirmez. Alım-satım işlemi tamamen satıcı ile müşteri arasında olup bitmekte, Finans kurumu ise sadece para konusunda devreye girmektedir. Satılan mala ipotek koyması da müşteri ile kurum arasındaki işlemin bir borç işlemi olduğundan açık delilidir. Borç paradan vade farkı almak faizdir. Bu da faiz değilse faiz nedir?

“Müftüler fetva verse de sen fetvayı kalbine sor”