Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Sevgili Peygamberimiz’in Sünneti Işığında Vahdet Şuuru

31. Sayı · 2013/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Vah­det, Sev­gili Pey­gam­be­ri­miz’in Ön­ce­likli He­de­fi­dir:

Tek vücud olma, yek-vücud olma, tek yürek olma, gö­nül­ler ara­sında sevgi köp­rüsü kurma an­la­mında “vah­det”, Allah Ra­sûlü’nün davet ve teb­li­ğinde, eği­tim ve yö­ne­tim an­la­yı­şında ön­ce­likli he­defi idi. O yeni bir me­de­ni­yet inşa eder­ken ön­ce­likle yü­rek­leri inşa etmek için gel­mişti.

Pey­gam­be­ri­miz (sav), Allah’ın iz­niyle gö­nül­ler ara­sında sevgi köp­rüsü kur­mak ve in­san­ları bir­bi­rine ısın­dır­makla gö­rev­len­di­ril­mişti. O’nun Me­dine’ye ge­li­şiyle Me­dine’de yeni yep­yeni bir dönem baş­la­mış, Me­dine’deki Evs ve Haz­rec ka­bi­le­leri ara­sında yıl­larca süren an­lam­sız ka­bile sa­vaş­ları, kan da­va­ları O’nunla sona er­mişti. Allah Ra­sûlü (sav) şöyle bu­yu­ru­yordu: “Siz parça parça idi­niz. Allah, sizi be­nimle bir­bi­ri­nize ısın­dırdı”.1

İlk İslâm Ana­ya­sası hü­vi­ye­tinde olan Me­dine Ve­si­kası’nın bir başka ifade ile Me­dine Söz­leş­mesi’nin ilk mad­desi vah­det vur­gusu ile baş­lı­yordu. Önce bir­lik ve be­ra­ber­lik, vah­det ve it­ti­had em­re­di­li­yordu. İslâm’a gönül ve­ren­le­rin tek el, tek yum­ruk, tek güç ve tek yürek ol­ma­ları is­te­ni­yordu.

Sev­gili Pey­gam­be­ri­mi­zin Me­dine’ye hic­re­tin­den sonra Me­dine’deki Evs ve Haz­rec ka­bi­le­leri ile Me­dine’de yer­leş­miş Ya­hu­di­le­rin ko­nu­munu be­lir­ten ve 50 mad­de­den mey­dana gelen Me­dine Ve­si­kası’nın ilk mad­desi, müs­lü­man­la­ra­rası bir­liğe ya­pı­lan vurgu ile baş­la­makta idi. Me­dine Ve­si­kası’nın “Müs­lü­man­lar, ken­di­le­ri­nin dı­şın­da­ki­lere karşı tek el (yedün vâ­hide) ol­ma­lı­dır­lar.” ifa­de­siyle baş­la­ması son de­rece an­lam­lı­dır. Zira kendi ara­la­rında bir­lik ve be­ra­ber­liği ku­ra­ma­yan­la­rın ev­ren­sel ba­rış­tan söz et­me­leri an­lam­sız­dır.

Peki bu vah­det nasıl ku­ru­la­cak? Bir­lik ve be­ra­ber­lik nasıl ger­çek­leş­ti­ri­le­cek?

Vah­det, İslâm Kar­deş­liği Ru­hu­nun Aşı­lan­ması İle Müm­kün­dür:

Me­dine’de yeni ku­ru­lan İslâm top­lu­mu­nun, yeni inşa edi­len İslâm Dev­leti’nin temel taşı sevgi, hoş­görü ve kar­deş­lik idi. Yeni yep­yeni bir me­de­ni­ye­tin in­şa­sında gönül bir­lik­te­liği çok ama çok önemli idi. Yü­rek­ler ara­sında bir­lik ancak kar­deş­lik te’sisi ile müm­kündü.

Mek­keli mu­hâ­cir­ler, Me­dine’ye hic­ret et­tik­le­rinde “Ensâr” on­ları ev­le­rinde mi­sa­fir edip ağır­la­mak için âdeta yarış et­miş­ler­dir. Gelen mu­hâ­cir­leri ara­la­rında pay­la­şa­ma­mış­lar, bu de­ğerli mi­sa­fir­leri ev­le­rinde ağır­la­mak için ara­la­rında kura çek­miş­ler­dir.2

Me­dine’de hic­ret­ten beş ay sonra Mekke’li mu­hâ­cir­ler ile Me­dine’li Ensar ara­sında “kar­deş­lik söz­leş­mesi” (mu­â­hât) ya­pı­la­cak­tır. İslâm ta­ri­hin­deki kar­deş­lik söz­leş­mesi Enes b. Mâlik (ra)’in evinde ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir. Bu kar­deş­lik ak­dinde dok­san kişi bir araya gel­miş, Mu­hâ­cir­lerle Ensar iki­şer kar­deş ol­muş­lar­dır.3

Me­selâ: Hz. Ebû­be­kir, Hâ­rice b. Zeyd ile; Hz. Ömer, Utbân b. Mâlik ile; Hz. Osman, Evs b. Sâbit ile; Sel­mân-ı Fâ­risî, Ebu’d-Derdâ ile kar­deş ol­muş­lardı.

Ra­sû­lul­lah (sav), as­hâbı ara­sında kar­deş­lik akdi yap­tı­ğında Hz. Ali’yi ken­di­sine kar­deş seçip ona: “Sen dünya ve ahi­rette benim kar­de­şim­sin, ben de senin kar­de­şi­nim.” bu­yur­muş­tur.4

Ha­be­şis­tan hic­reti dö­nü­şünde Pey­gam-be­ri­miz’in ya­nında iki ay kadar kalan Mus’ab b. Umeyr, hic­ret­ten on iki gün önce Me­dine’ye var­mıştı. Hz. Pey­gam­ber (sav), onu Sa’d b. Ebî Vak­kâs ve Ebû Eyyûb el-En­sârî ile kar­deş ilan et­mişti.5

Her Me­di­neli aile, bir mu­hâ­ciri mi­sa­fir et­mişti. En­sârî müs­lü­man, mu­hâ­cir kar­de­şini evine işine ba­ğına bah­çe­sine ortak et­mişti. Me­dine’li Müs­lü­man, Mekke’den gelen mu­hâ­cir kar­de­şiyle bir­likte ça­lı­şa­cak, elde edi­len ka­zancı pay­la­şa­cak­lardı. Me­dine’li Ensâr kul­lan­ma­dık­ları ara­zi­leri kendi ar­zu­la­rıyla Pey­gam­be­ri­mize ba­ğış­la­mış­lar, Efen­di­miz (sav) de bu ara­ziyi mu­hâ­cir­ler ara­sında pay­laş­tır­mıştı.

Me­dine’ye ayak bas­tığı ilk gün­lerde Mek­ke­li­lerle Me­di­ne­li­leri kar­deş ilan eden, Me­di­neli Evs ve Haz­rec ka­bi­le­le­rini birer bire kar­deş ilan eden O Sev­gili Pey­gam­be­rin ger­çek an­lamda üm­meti olmak, çev­re­miz­deki sos­yal ve kül­tü­rel et­kin­lik­lere, si­yasî ve ik­ti­sadî ic­ra­ata “Önce Kar­deş­lik” di­ye­rek baş­la­makla müm­kün­dür.

“Bu ku­rumda as­garî ücret uy­gu­la­nır.” lev­ha­ları ye­rine “Bu ku­rumda sevgi ve kar­deş­lik uy­gu­la­nır.” lev­ha­ları asıl­malı, kar­deş­liği güç­len­di­re­cek her şeyin önü açıl­malı, kar­deş­liği güç­leş­ti­re­cek her şeye engel olun­ma­lı­dır. Gıy­bet, ne­mime (laf ta­şıma), haset, kibir, gurur, riyâ, kin, in­ti­kam, nef­ret, şid­det, terör ve anarşi kar­deş­liği di­na­mit­le­diği için ya­sak­lan­mış­tır. Ce­ma­atle namaz, Cuma ve Bay­ram na­maz­ları kar­deş­liği tak­viye et­tiği için önem­li­dir.

Müs­lü­man, Mekke’li mu­hâ­cir­lere kucak açan, on­lara ev­le­rini açan, hurma bah­çe­le­rini, el­le­rin­deki ni­met­leri Mekke’li mu­hâ­cir kar­deş­le­riyle pay­la­şan, kar­deş­le­rini ken­di­le­rine ter­cih eden Ensâr’ı ken­disi için örnek alır. Bugün, ne o mu­hâ­cir­ler ne de o Ensâr var­dır; ama on­ları gö­nül­den seven, on­la­rın nezih yo­lun­dan git­mek is­te­yen, on­la­rın müs­tesna hayat çiz­gi­sini be­nim­se­yen müs­lü­man­lar “El­ham­dü­lil­lah” mev­cut­tur.

Kur’ân ah­lâ­kıyla ah­lâk­la­nan müs­lü­man, İslâm kar­deş­li­ğini bir görev ola­rak te­lakkî eder. Kar­deş­lik ru­hunu yaşar ve ya­şa­tır. Dil, ırk, renk, bölge, ülke ve görüş fark­lı­lı­ğını dik­kate al­mak­sı­zın bütün müs­lü­man­la­rın kar­deş ol­du­ğuna ina­nır. Mü’min, din kar­de­şini kar­deşçe ku­cak­lar, onu bağ­rına basar. Kar­de­şi­nin der­dini dert edi­nir. Kar­deş­ler ara­sında so­ğuk­luğa ve kır­gın­lığa sebep ola­cak her çeşit olum­suz söz, tavır ve dav­ra­nış­lar­dan sa­kı­nır.

Allah Ra­sûlü’nün özel eği­ti­min­den geçen en ha­yırlı ce­maat ve öncü nesil Sa­hâbe-i Kirâm, her ko­nuda ol­duğu gibi kar­deş­leri ara­sında mer­ha­metli olma ko­nu­sunda da bizim için örnek nesil ol­muş­tur: “Mu­ham­med Allah’ın Ra­sû­lü­dür. O’nunla be­ra­ber olan­lar kâ­fir­lere karşı şid­det­li­dir­ler, kendi ara­la­rında mer­ha­met­li­dir­ler”.6

Vah­det İçin En Güzel Ve­sile: Se­lâm­laşma, Zi­ya­ret­leşme Ve He­di­ye­leş­me­dir:

Müs­lü­man, gö­nül­ler arası sı­cak­lı­ğın de­vamı için daima iç­ten­likle dua eder; ancak bu­nunla ye­tin­mez. Sözlü dua ile bir­likte, ül­feti sağ­la­ya­cak bütün meşrû ve­si­le­lere ve fiilî duaya da baş­vu­rur. Ta­nı­dığı-ta­nı­ma­dığı müs­lü­man­lara selâm verir, kar­deş­le­rini hasta olsun-ol­ma­sın sık sık zi­ya­ret eder, ik­ramda bu­lu­nur, he­di­ye­ler tak­dim eder. Bay­ram, düğün, ce­naze, has­ta­lık gibi mü­na­se­bet­lerde kar­deş­lik gö­re­vini asla unut­maz.

Mü’min kul; İslâm’la yeni şe­ref­le­nen kar­deş­le­rini, ya da İslâm’a gir­mesi ümid edi­len kim­se­leri İslâm’a ısın­dır­mak için on­lara in­sanî ve ah­lakî yar­dımda bu­lu­nur. Bu ko­nuda eşsiz ideal örnek Pey­gam­be­ri­miz Efen­di­miz (sav)’dir. Sev­gili Pey­gam­be­ri­miz, Hu­neyn günü gö­nül­leri İslâm’a ısın­dı­rıl­mak is­te­nen ki­şi­lere (mü­el­lefe-i kulûb’a) fazla fazla ga­ni­met da­ğı­tır­ken bunun se­be­bini şöyle açık­la­mıştı: “Ben on­ları İslâm’a ısın­dır­mak is­ti­yo­rum”.7

İn­san­ları bu­luş­tu­ran her top­lantı kalp­leri de bu­luş­tu­ra­cak, ara­daki bağ­ları güç­len­di­re­cek, to­ka­laşma, ku­cak­laşma, sa­rılma ya­kın­laş­maya ve­sile ola­cak­tır. Bir­leşme ve kay­naşma ilâhî yar­dıma sebep ola­cak­tır. Bir­bir­le­rini se­ven­ler mah­şerde “nur­dan min­ber­ler” üze­rinde in­san­lığa tak­dim edi­le­cek; pey­gam­ber­ler, sıd­dık­lar bile on­lara im­re­ne­cek­ler­dir.8

Vah­det, Sıcak ile­ti­şim (Ülfet) İle Ger­çek­le­şir:

Sev­gili Pey­gam­be­ri­mi­zin ne­bevî il­ke­leri içe­ri­sinde “ülfet” kav­ra­mı­nın apayrı bir yeri var­dır. Sı­cak­kanlı olma, geçim ehli olma, sa­mimî di­ya­log kurma, sıcak dav­ranma, güzel ilişki kurma, güler yüzlü olma, baş­ka­la­rıyla uyumlu olma, kar­deşçe dav­ranma, çevre ile ara­daki me­sa­feyi fazla aç­mama an­la­mın­daki “ülfet”; önemli Kur’ânî ve ne­bevî kav­ram­lar­dan­dır.

Müs­lü­man; ülfet ve mu­hab­bet er­ba­bı­dır. Ülfet sa­hibi olmak in­sanî, ah­lakî ve İs­lâmî bir gö­rev­dir. Allah Ra­sûlü şöyle bu­yu­ru­yor: “Ger­çek mü’min, baş­ka­la­rına sıcak dav­ra­nan (ülfet eden) ve ken­di­sine ülfet du­yu­lan ki­şi­dir. Ülfet et­me­yen ve ken­di­sine ülfet du­yul­ma­dan ki­şide hayır yok­tur”. 9

Müs­lü­man; ülfet ge­reği ola­rak din kar­de­şini üze­cek, in­ci­te­cek ve kı­ra­cak söz ve dav­ra­nış­lar­dan sa­kı­nır. Sa­bırlı, ta­ham­müllü, ve­fa­kâr ve fe­da­kâr olur. Mu­hâ­ta­bına önce selâm veren ken­disi olur, mu­sâ­faha için önce el uza­tan ken­disi olur. Gel­me­yene gider, ver­me­yene verir, iliş­kiyi ke­senle iliş­ki­sini devam et­ti­rir. Bütün bun­ları kalb-i selim (le­ke­siz gönül) sa­hibi ol­ma­nın bir alâ­meti ola­rak kabul eder.

Ülfet ehli olan müs­lü­man; mü­te­va­zi­dir, al­çak­gö­nül­lü­dür. Gurur ve ki­bir­den ka­çı­nır, Sa­dece ken­di­sini haklı gör­meyi ve sa­dece kendi gö­rü­şünü be­ğen­meyi ma­nevî has­ta­lık­lar ola­rak kabul eder. Ken­di­sin­den farklı dü­şü­nen din kar­de­şi­nin de bir başka açı­dan haklı ola­bi­le­ce­ğini dü­şü­nür. Din kar­de­şini asla kü­çüm­se­mez, ayıp­la­maz, hor­la­maz. Bi­la­kis müs­lü­man kar­de­şine değer verir, mü’min kar­de­şi­nin tek­lif­le­rini, ran­de­vu­la­rını ve dü­şün­ce­le­rini cid­diye alır. Din kar­de­şine sevgi, rah­met ve şef­katle yak­la­şır. İman ve kul­luk ortak pay­dası et­ra­fında bir­le­şen kar­de­şine sıcak dav­ra­nır.

Ülfet sa­hibi müs­lü­man; Hasan el-Bennâ’nın ifa­de­siyle: “İt­ti­fak et­ti­ği­miz ko­nu­larda it­ti­fak ede­lim, farklı dü­şün­dü­ğü­müz ko­nu­larda bir­bi­ri­mizi mazur gö­re­lim.” an­la­yışla ha­re­ket eder. Müs­lü­man­lar ar­sında tek ortak çözüm yo­lu­nun Kur’ân ve Sün­net çiz­gisi ol­du­ğuna ina­nır. Kişi ve ce­maat de­ğer­len­dir­me­le­ri­nin ih­ti­lâfa sebep ola­ca­ğını dü­şü­ne­rek bu ko­nu­larda çok has­sas dav­ra­nır. Ay­rı­lığı kö­rük­le­ye­cek ve ih­ti­lâfı ar­tı­ra­cak söz ve dav­ra­nış­lar­dan uzak durur. Kur’ân ve Sün­ne­tin ru­huna ve ana me­saj­la­rına ay­kırı ol­ma­yan farklı yak­la­şım ve an­la­yış­ları kül­tü­rel zen­gin­lik ola­rak kabul eder.

Ger­çek ve sü­rekli ülfet or­tamı Cen­net’tir. Cen­net’e talip olan­la­rın bu dün­yada Cen­net’te imiş gibi her çeşit kir­li­lik­ten uzak nezih bir hayat ya­şa­ma­ları is­ten­mek­te­dir. Cen­net’te kıs­kanç­lık ve yalan, kin ve in­ti­kam yok­tur: “Cen­nette on­la­rın gö­ğüs­le­rin­deki kini çekip aldık. Kar­deş­ler ola­rak taht­lar üze­rinde karşı kar­şı­ya­dır­lar”.10

Biz bütün müs­lü­man grup­ları, ehl-i kıb­leyi Müs­lü­man kar­de­şi­miz ola­rak gör­mek zo­run­da­yız. Farklı gö­rüş­ler­den do­layı bir­bi­ri­mizi ten­kid ede­bi­li­riz, tatlı bir şe­kilde eleş­ti­re­bi­li­riz. Ku­ca­ğım­daki ak­rebi bana haber veren kar­de­şim tak­dire lâ­yık­tır. İn­sa­nın sa­dece kendi gö­rü­şünü tek doğru kabul edip diğer gö­rüş­lere acı­ma­sızca sal­dır­ması büyük bir yan­lış­tır.

Ten­kid ya­pıcı ol­malı, yı­kıcı ve aşırı ol­ma­malı, izin ve­ri­len çiz­giyi aş­ma­ma­lı­dır. Faklı gö­rüş­ler se­be­biyle bir­bi­ri­mizi tek­fîr ede­cek olur­sak or­tada ciddi bir prob­lem var de­mek­tir.

Ko­nuş­tu­ğu­nuz zaman sizi tek­fîr et­me­yen; ama aynı ce­ma­at­ten ol­ma­dı­ğı­nız için sizin ar­ka­nızda namaz kıl­ma­yan kar­de­şi­niz sizi dış­la­mak­ta­dır. Bunun adı -ta­bi­rimi mazur görün- “gizli tek­fîr” ya da “do­laylı tek­fîr”dir. Baş­ka­sını kü­fürle, inanç­sız­lıkla itham, suç­lama an­la­mın­daki tek­fîr çok teh­li­keli, çok riskli bir ko­nu­dur. Çünkü müs­lü­man kar­de­şini tek­fir eden, isa­betli ol­ma­dığı tak­dirde küfre düş­mek­te­dir.

Müs­lü­man, da­vetçi ve teb­liğci ol­ma­lı­dır, ön­yar­gılı ve dam­ga­la­yıcı ol­ma­ma­lı­dır. Gönül ka­zan­makla gö­revli müs­lü­ma­nın kar­de­şini dış­la­ması, İslâm da­i­resi dı­şına at­ması, kar­de­şiyle iliş­kiyi don­dur­ması ya da ta­ma­men kes­mesi Kur’ânî ve Ne­bevî öl­çü­lere ay­kı­rı­dır.

Vah­det Ni­yazı, Du­a­la­rı­mızda Mut­laka Yer Al­ma­lı­dır:

Ar­zu­la­nan bir­lik ve be­ra­ber­li­ğin ku­ru­la­bil­mesi için, Allah’ın lütuf ve ih­sa­nına muh­taç ol­du­ğu­muz ger­çeği hiç­bir zaman unu­tul­ma­ma­lı­dır.

“Yürek bir­liği” Allah’ın ik­ramı ol­du­ğuna göre bunu temin ede­bil­mek için el­le­ri­miz se­maya açıl­malı, bize bu ko­nuda lü­tufta bu­lun­ması için Rab­bi­mize yö­nel­meli, aynen Efen­di­miz’in ya­kar­dığı gibi ya­kar­malı, Sev­gili Pey­gam­be­ri­miz’in sık sık yap­tığı şu duayı di­li­miz­den dü­şür­me­me­li­yiz: “Al­la­hım!.. Kalp­le­ri­miz ara­sında sen sı­cak­lık (ülfet) mey­dana getir”.11

Biz­den ön­ceki imanlı ne­sil­lerle gönül ir­ti­batı kurma ve iman eh­line karşı kin ve in­ti­kam bes­le­meme ni­yazı mü’min­lere tav­siye edi­len Kur’anî du­a­lar­dan­dır:

“On­lar­dan sonra ge­len­ler, şöyle der­ler: ‘Ey Rab­bi­miz! Bizi ve biz­den önce iman etmiş olan kar­deş­le­ri­mizi ba­ğışla ve kalp­le­ri­mizde iman eden­lere karşı hiç­bir kin bı­rakma. Ey Rab­bi­miz! Sen, ger­çek­ten çok şef­kat­li­sin, çok esir­ge­yi­ci­sin.”12

Cen­net’e giden yol, ben­lik ve ben­cil­lik yolu, şeh­vet ve men­faat yolu değil; ilim ve irfan yolu, gönül alma ve gönül ka­zanma yo­lu­dur. Cen­net’e giden yol, yer­yü­zü­nün her ka­rı­şına ülfet ve mu­hab­bet to­hum­ları ekme yo­lu­dur, bütün in­san­lığı “İslâm Kar­deş­liği”ne davet etme yo­lu­dur.

Dünya Ça­pında Vah­det­ten Önce “Müs­lü­man­la­ra­rası Sa­mimî Di­ya­log” Ku­rul­ma­lı­dır:

Gü­nü­mü­zün en önemli, en ön­ce­likli ve en âcil prob­lemi, müs­lü­man­la­ra­rası sıcak ve sa­mimî di­ya­log ek­sik­li­ği­dir. İslâm Dün­ya­sı­nın gün­de­min­deki en önemli madde “Müs­lü­man­la­ra­rası Sa­mimî Di­ya­log” ku­rul­ması ol­ma­lı­dır.

İslâm düş­man­la­rı­nın çiz­me­leri al­tında ya da em­per­ya­liz­min sos­yal, kül­tü­rel, si­yasî veya eko­no­mik iş­gali al­tında inim inim in­le­yen İslâm Dün­ya­sına tam an­la­mıyla sahip çık­ma­dı­ğı­mız müd­detçe; Su­riye’de, Mısır’da, Tunus’da, Fi­lis­tin’de, Keş­mir’de, Çe­çe­nis­tan’da, Eritre’de, Moro’da, Irak’ta, Af­ga­nis­tan’da, Doğu Tür­kis­tan’da ve diğer İslâm ül­ke­le­rinde akan kan­ları ve masum hal­kın göz­yaş­la­rını din­dir­me­di­ği­miz müd­detçe ar­zu­la­nan “Vah­det Şuuru”na henüz eri­şe­me­dik de­mek­tir.

İslâm düş­man­la­rı­nın yı­kıcı ve bö­lücü emel­le­rini yok etmek için bir­leş­ti­rici ve kay­naş­tı­rıcı, rah­met ve şef­kat dolu “vah­det” kav­ramı üze­rine vurgu ya­pıl­ma­lı­dır.

Bugün gerek müs­lü­man fert­ler ara­sında, gerek İslâm ce­ma­at­leri ara­sında, gerek sivil top­lum ku­ru­luş­ları ara­sında ge­rekse İslâm ül­ke­leri ara­sında arzu edi­len ve bek­le­nen se­vi­yede sa­mimî ve sıcak bir di­ya­log, güçlü yürek bir­liği ve ar­zu­la­nan iş­bir­liği ku­ru­la­ma­ması se­be­biyle; tarih bo­yunca izzet ve şe­refle ya­şa­yan İslâm üm­meti hâla bir türlü sil­ki­ne­me­miş, İslâm Dün­ya­sı­nın kan gö­lüne çev­ril­me­sine engel ola­ma­mış­tır.

Or­ta­doğu’da, Bal­kan­lar’da, Asya’da, Uzak­doğu’da oluk oluk müs­lü­man ka­nı­nın dö­kül­düğü, müs­lü­ma­nın na­mu­su­nun çiğ­nen­diği gü­nü­müzde her şey­den önce müs­lü­man­lar ara­sında gönül bir­li­ğine, görüş bir­li­ğine ve “İslâm Bir­liği”ne şid­detle ih­ti­yaç var­dır.

Me­de­ni­yet­le­ra­rası Di­ya­log ya da Kül­tür­le­ra­rası Di­ya­log’dan söz eden­ler, önce “Müs­lü­man­la­ra­rası Di­ya­log” mü­es­se­se­sini iş­let­me­li­dir­ler. Müs­lü­man kar­de­şi­nin der­dine der­man ola­ma­yan, müs­lü­man kar­de­şiyle sıcak di­ya­log ku­ra­ma­yan ve müs­lü­man kar­deşi için ve­fa­kâr ve fe­da­kâr ola­ma­yan, hatta müs­lü­man kar­de­şine cephe alan, kar­de­şini hasım kabul eden in­san­la­rın me­de­ni­yet­le­ra­rası veya kül­tür­le­ra­rası di­ya­log­dan söz et­me­leri yer­siz ve an­lam­sız ola­cak­tır.

Top­lumda “ben” ye­rine “biz” duy­gu­su­nun yer­leş­mesi; ben­cil, ego­ist, çı­karcı an­la­yış ye­rine hiz­met ve da­va­nın ön plana çık­tığı ide­a­list çiz­gi­nin hâkim ol­ması; o top­lumu; sevgi ve kar­deş­lik top­lu­muna, huzur ve sa­a­det top­lu­muna dö­nüş­tü­re­cek­tir.

Di­na­mik, ça­lış­kan, yü­rekli ve cö­mert gö­nül­ler; ce­maat şem­si­yesi al­tında “İslâm Kar­deş­liği”nin ge­reği olan kar­şı­lıklı mu­hab­bet ve kar­şı­lıklı hür­met ge­reği, vücut or­gan­ları ara­sın­daki or­ga­nik bağ gibi ara­la­rında sağ­lam bir bağ ku­ra­cak; se­lâm­laşma, zi­ya­ret­leşme, he­di­ye­leşme, yar­dım­laşma, da­ya­nışma ve hoş­görü ve­si­le­siyle ku­ru­la­cak olan İslâm Kar­deş­liği, İslâm top­lu­mun vaz­ge­çil­mez özel­liği ola­cak­tır.

Önce fert­le­ra­rası, sonra ce­ma­at­le­ra­rası ve daha sonra sonra ül­ke­le­ra­rası vah­deti temin için ya­pı­la­cak bütün ça­lış­ma­lar be­re­ketli, fe­yizli ve ilâhî rı­zâya lâyık ça­lış­ma­lar­dır. Gö­nül­ler ara­sında köprü ku­ra­bil­mek, ıslâh edici ola­bil­mek, sevgi me­de­ni­ye­tini inşa et­mekle yü­kümlü iman er­le­ri­nin en önemli gö­re­vi­dir.

Gelin, gönül er­leri ola­rak kar­deş­liğe yel­ken aça­lım. Ülfet ge­reği, Hz. Mev­lânâ ve Hz. Yûnus an­la­yışı ile bize kal­kan el­leri bile öpe­lim. Gelin, mu­hab­bet fe­dâ­î­leri ola­lım. Gelin, öz­le­nen vah­deti, gönül ve gaye bir­li­ğini hep bir­likte ger­çek­leş­ti­re­lim. Kur’ân ve Sün­net ortak pay­da­sında bu­lu­şa­rak Allah için bir­bi­rini seven kim­se­ler ola­rak arşın göl­ge­sinde ilahî ik­rama layık ola­lım.

1 Bu­hârî, Me­gâzî, 56.

2 Bu­hârî, Me­nâ­kıbu’l-Ensâr, 6.

3 Bu­hârî, Edeb, 67.

4 Tir­mizî, Sünen, 5/636, Me­nâ­kıb, 21 Hadis No: 3720; Hâkim, Müs­ted­rek, 3/128.

5 İbn Sa’d, Ta­ba­kât, 3/120

6 Fetih; 48/29.

7 Bu­hârî, Me­gâzî, 56.

8 Müs­lim, İmâre 18; Tir­mizî, Zühd, 53; Ahmed b. Han­bel, Müs­ned: 5/236.

9 Ahmed b. Han­bel, Müs­ned: 2/400, 5/335; Hâkim, Müs­ted­rek: 1/23; Hatîb, Tâ­rîhu Bağ­dâd: 3/117, 11/376; Bey­hakî, Sünen: 10/236; Hey­semî, Mec­meu’z-Ze­vâid: 8/87; 10/273.

10 Hicr: 15/47.

11 Ebû Dâvûd,Salât, 178.

12 Haşr; 59/10.