Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Seyahatnâme Yazıları

İbn Fadlân Seyahatnamesi: Kuzey Ülkelerine Yolculuk

69. Sayı · 2022/1

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Se­ya­hat­name mü­el­lif­leri çık­tık­ları yol­cu­luk­lara sebep ola­rak bir­çok olay zik­re­der­ler. Kimi zaman ti­ca­ret mak­satlı kimi zaman bir elçi ola­rak hü­küm­dar em­rinde kimi zaman bir sefer es­na­sında se­ya­hat­ler ger­çek­le­şe­bi­lir. Zik­re­di­len bu se­bep­ler yol­cu­luk­la­rın dün­yevî bo­yu­tunu teş­kil eder. Ancak Müs­lü­man sey­yah­lar işin yal­nızca bu bo­yutu ile ye­tin­me­miş ken­di­le­rine dinî bir da­ya­nak sağ­lama ih­ti­yacı da his­set­miş­ler­dir. Bu da­ya­na­ğın en güzel ör­ne­ğini Ebû Dülef el-Be­nâ­zicî, yaz­mış ol­duğu bir ri­sa­lede Rum Sû­resi do­ku­zuncu âyet-i ke­rî­meyi nak­le­de­rek gös­ter­miş­tir:

“Yer­yü­zünde do­laş­ma­dı­lar mı? Ken­di­le­rin­den ön­ceki ka­vim­le­rin akı­be­tini gör­sün­ler. O ka­vim­ler daha kuv­vetli, yer­yü­zünü daha çok imar eden, eser­lerle do­na­tan in­san­lardı. On­lara de­lil­ler (âyet­ler)le pey­gam­ber­ler geldi. Allah on­lara zul­met­medi. Fakat onlar ken­di­le­rine zul­met­ti­ler.”

Ebû Dülef de sözü geçen âyet-i ke­rî­meyi, Allah Teâlâ’nın, se­ya­hati farz kıl­dığı ve yer­yü­zünde do­la­şıp ön­ceki ka­vim­le­rin akı­bet­le­rini öğ­ren­me­nin zo­runlu ol­duğu yö­nünde tevil et­miş­tir. İşte se­ya­hat­lere ge­ti­ri­len böyle bir yorum, sey­yah­lar için hem mo­ti­vas­yon kay­nağı hem de yol­cu­luk­la­rına yük­le­dik­leri anlam ve değer ola­rak çok mühim bir bo­yutu or­taya koy­mak­ta­dır.

Ya­zı­mızda üze­rinde du­ra­ca­ğı­mız eser İbn Fad­lân ta­ra­fın­dan ya­zıl­mış olan ve onun, İdil Bul­gar Han­lığı’na gi­der­ken yol bo­yunca gör­düğü ka­vim­leri, ül­ke­leri ve il­ginç ha­di­se­leri zik­ret­miş ol­duğu se­ya­hat­na­me­dir. İbn Fad­lân, Âb­basi ha­li­fesi ta­ra­fın­dan İdil Bul­gar Han­lığı’na gön­de­ri­len ka­file ile bu yol­cu­luğa çık­mış­tır. Böy­lece o, geç­tiği yer­ler­deki re­is­lerle bir arada olma ve bu­ra­larda vuku bul­muş olay­lar hak­kında araş­tırma ya­pa­bilme im­kânı elde et­miş­tir. Ka­file baş­kanı ol­masa da ese­rinde yer ver­diği olay­lar­dan an­la­şıl­dığı ka­da­rıyla onun ka­fi­lede önemli bir yeri var­dır. Ay­rıca ka­fi­le­deki fakîh ve mu­al­lim­leri de­net­leme gö­re­vin­den ve Bul­gar Hanı’nın sor­duğu so­ru­lara ver­diği ce­vap­lar­dan İbn Fad­lân’nın ilmî se­vi­ye­si­nin de azım­san­ma­ya­cak bir nok­tada ol­duğu an­la­şı­la­bi­lir.

İbn Fad­lân, geç­tiği yer­lerde gör­düğü bütün ka­vim­ler hak­kında bil­hassa gün­lük ya­şama dair not­lar al­mış­tır. Eserde bah­se­di­len baş­lıca ka­vim­ler Türk­ler, Bul­gar­lar, Ha­zar­lar ve Rus­lar­dır. Özel­likle Bağ­dat’tan yola çıkan bir ka­file için ku­zeye, daha soğuk ve sert ik­lime sahip ül­ke­lere doğru iler­le­mek farklı ha­yat­larla kar­şı­laş­mak adına ciddi bir tec­rübe sa­yı­la­bi­lir.

İbn Fad­lân ve ka­fi­le­si­nin yol­cu­luğu yu­ka­rıda da zik­re­dil­diği gibi Bağ­dat’tan baş­la­mak­ta­dır. Ar­dın­dan onlar, He­me­dân ve Nî­şâ­bûr üze­rin­den Bu­hârâ’ya devam edip ora­dan da doğ­ruca kuzey is­ti­ka­me­tine iler­le­yip Cür­cân’a uğ­ra­ya­rak İdil Bul­gar­la­rına var­mış­lar­dır. Se­ya­ha­tin esas se­bebi Bul­gar top­rak­la­rında yap­tı­rı­la­cak olan kale için ha­li­fe­nin gön­der­diği dört bin di­nar­dır. Bunun ya­nında he­di­ye­ler, İslam’ı kabul etmiş Bul­gar­lar için dini öğ­re­te­cek fa­kîh­ler ve cami ya­pı­mını bilen us­ta­lar da bu yol­cu­luğa dâhil edil­miş ve ne­ti­cede büyük bir heyet oluş­tu­rul­muş­tur.

Mü­el­lif, ese­rin ya­zı­mına yol­cu­ğun ilk gün­le­rin­den baş­la­mış ve geç­tik­leri şe­hir­leri, o şe­hir­lerde gün­lük ih­ti­yaç­la­rını nasıl kar­şı­la­dık­la­rını yahut şeh­rin va­lisi ile ara­la­rında geçen mü­na­ka­şa­ları an­lat­mış­tır. Ar­dın­dan se­ya­ha­tin ilk il­ginç du­rağı kabul edi­le­bi­le­cek olan Türk ül­ke­le­rine var­mış­lar­dır. İbn Fad­lân, Türk­le­rin yö­ne­ti­ci­leri ile de halkı ile de gö­rüş­müş, on­la­rın dinî an­la­yış­la­rın­dan ve hayat bi­çim­le­rin­den söz et­miş­tir. Se­ya­hat­na­me­nin belki de en önemli sa­yı­la­bi­le­cek yan­la­rın­dan biri Türk boy­ları ve on­la­rın ya­şa­yış­ları hak­kında bil­gi­ler içer­me­si­dir. Buna göre, Türk­le­rin din ola­rak belli bir adet­leri yok­tur ve bu yüz­den de onlar ba­şı­boş bir şe­kilde yaşam sür­mek­te­dir­ler. An­lat­tık­la­rına göre Türk­ler bü­yük­leri için “rabb” ifa­de­sini kul­la­nır­lar. Baş­la­rına bir mu­si­bet gel­di­ğinde ise göğe doğru bakıp “bir Tanrı” de­mek­te­dir­ler. Bu as­lında Türk­le­rin dinî bir inanca sahip ol­du­ğunu gös­te­rir; zira tek tanrı inancı Türk­ler ara­sında İs­la­mi­yet ön­cesi dö­nemde de bi­lin­mek­te­dir. İbn Fad­lân’ın din ko­nu­sun­daki vur­gusu bil­hassa Türk­le­rin bir şe­riat et­ra­fında hayat tarzı oluş­tur­ma­dık­ları yö­nün­de­dir. Dinî hü­küm­ler ha­ya­tın bütün yön­le­rini kap­sa­dığı için in­san­lar her açı­dan ken­di­le­rine dik­kat et­mekle yü­kümlü sa­yı­lır­lar. Bu da bir­bir­leri ara­sın­daki iliş­ki­den te­miz­liğe, iba­det­ler­den eğ­lence an­la­yış­la­rına kadar tüm fa­a­li­yet­le­rin düzen içinde yü­rü­tül­mesi an­la­mına gelir. Türk­ler için böy­le­sine sı­nır­ları belli bir dü­ze­nin söz ko­nusu ol­ma­yışı ve bir­ta­kım inanç­la­rı­nın da İslam’ın emir ve tav­si­ye­leri ile bağ­daş­ma­yışı İbn Fad­lân’ın dik­ka­tini cel­bet­miş­tir.

Özel­likle Müs­lü­man bir sey­yâh için en ilgi çe­kici du­rum­lar­dan biri Türk­le­rin suyla iliş­ki­le­ri­nin te­miz­lik ci­he­tin­den ol­ma­ma­sı­dır. Zira su Türk­ler için kut­sal kabul edil­di­ğin­den kir­le­til­me­me­li­dir. Bu kendi din­le­rince ya­sak­la­nan bir dav­ra­nış ola­rak da kabul edil­mek­te­dir. Ay­rıca su ile yı­ka­nan bi­ri­nin büyü yap­tığı, ke­ha­nette bu­lun­duğu da dü­şü­nül­mek­te­dir. Hal böyle olunca su ile kirli be­den­le­rin veya her­hangi bir şeyin te­miz­len­mesi müm­kün ol­ma­mak­ta­dır. Onlar te­miz­liği ancak ha­fifçe ıs­lat­tık­ları bir bez yar­dı­mıyla yap­mak­ta­dır­lar. Heyet de bu yüz­den su ile te­miz­le­ne­ceği zaman ge­ceyi bek­le­mekte ve her­kes yat­tı­ğında ancak te­miz­le­ne­bil­mek­te­dir.

İbn Fad­lân’ın dik­ka­tini çeken bir diğer husus ise Türk­le­rin ka­dın­la­rını sa­kın­ma­ma­ları ve mi­sa­fir­le­ri­nin ya­nında ken­di­leri nasıl bu­lu­nu­yor­larsa on­ları da öyle oturt­ma­la­rı­dır. Ha­liyle Müs­lü­man bir ka­file için el­bette ka­dın­la­rın er­kek­lerle bir arada ve dinî sı­nır­lar ol­mak­sı­zın bu­lun­ması pek de hoş kar­şı­la­na­bi­le­cek bir tavır de­ğil­dir.

Bu menfi iz­le­nim­le­rin dı­şında eserde müs­pet ola­rak Türk­le­rin mi­sa­fir­per­ver­lik­leri ile il­gili ör­nek­ler de mev­cut­tur. De­ği­ni­len ha­di­se­ler­den biri şöy­le­dir; eğer Türk ül­ke­sin­den bir tâcir geçse ve ora­da­ki­ler­den bi­rine “Ben senin mi­sa­fi­ri­nim. Şöyle şöyle ih­ti­yaç­la­rım var. Bana bun­ları ver.” dese Türk onun tüm ih­ti­ya­cını kar­şı­lar ve tâ­ciri bu şe­kilde ka­fi­leye gön­de­rir. Ar­dın­dan bu tâcir yolda ölürse ka­fi­le­nin dö­nü­şünde Türk on­ları dur­du­rur ve ka­file baş­ka­nın­dan o tâ­cire ver­diği ne varsa geri alır. Ancak asla ver­di­ğin­den faz­la­sını almaz ve on­ları bı­ra­kır. Bu da Türk ül­ke­le­rin­den ge­çi­şin hem gü­venli hem de mü­ref­feh ol­du­ğu­nun bir işa­re­ti­dir.

Mü­el­lif, Türk­le­rin gün­lük ya­şan­tı­ları hak­kında bu min­valde çe­şitli bil­gi­ler ver­dik­ten sonra tak­dim edi­len he­di­ye­lerle bir­likte ya­pı­lan gö­rüş­me­lere de­ği­nir; dev­let ka­de­me­sinde yö­ne­ti­ci­lere ve­ri­len isim­ler­den bah­se­der.

İbn Fad­lân, ese­ri­nin de­va­mında bir­kaç Türk bo­yunu zik­ret­tik­ten sonra Türk şe­hir­le­rin­den ay­rı­lıp yola devam et­tik­le­rini an­la­tır. Böy­lece Türk ül­ke­le­rin­den sonra artık Bul­gar­la­rın top­rak­la­rına var­mak­ta­dır­lar. Yol­cu­ğun esas ga­yesi hü­küm­dara ha­li­fe­den gelen mek­tu­bun, mal­la­rın ve he­di­ye­le­rin ulaş­tı­rıl­ması ol­du­ğun­dan heyet bu­rada uzun sa­yı­la­bi­le­cek bir süre kal­mış­tır. Şehre var­dık­la­rın­dan bir­kaç gün sonra Bul­gar hü­küm­darı, ha­li­fe­nin mek­tu­bunu din­le­mek üzere, adeta bir şölen ha­line ge­tir­mek için, bütün hal­kın ve yö­ne­ti­ci­le­rin top­lan­ma­sını is­te­miş­tir.

Mü­el­li­fin an­lat­tığı ilk ve dik­kat çe­kici olay­lar­dan biri ca­mide oku­nan hut­beyle ala­ka­lı­dır. Buna göre hutbe ön­ce­leri, “hü­küm­dar” vur­gu­suyla Bul­gar Han’ı adına okun­mak­ta­dır. İbn Fad­lân bu du­rumu gö­rünce hü­küm­dara; “Min­ber üze­rinde –hü­küm­dar ola­rak- Allah’tan baş­ka­sı­nın adı anıl­maz. Tek hü­küm­dar Allah’tır.” di­ye­rek onu dü­zelt­miş­tir. Hü­küm­dar doğ­ru­su­nun nasıl ol­du­ğunu sor­du­ğunda ise o; “Kendi adın ve ba­ba­nın adıyla.” şek­linde cevap ver­miş­tir. Ar­dın­dan hü­küm­dar, ba­ba­sı­nın müş­rik­ler­den ol­du­ğunu bu yüz­den de onun adını min­berde zik­ret­mek is­te­me­di­ğini söy­le­miş­tir. Ay­rıca kendi adı­nın da ba­bası ta­ra­fın­dan ve­ril­diği için bu ismin de söy­len­me­sini is­te­me­miş­tir. Böy­lece kendi adını ha­li­fe­nin de adı olan Ca‘fer’le ba­ba­sı­nın adını da Ab­dul­lah’la de­ğiş­tir­miş ve Ca‘fer b. Ab­dul­lah ismi ile hutbe okun­ma­sını em­ret­miş­tir.

Mü­el­lif bu bö­lümde, az önce de zik­re­di­len, se­ya­ha­tin esas se­be­bine de ge­ti­ri­yor ko­nuyu: Bul­gar Han­lığı’nın ta­lebi üze­rine, Ha­zar­lara karşı yap­tı­rı­la­cak kale için, ha­li­fe­nin gön­der­diği dört bin dinar. Fakat İbn Fad­lan fark edi­yor ki as­lında kale için han­lı­ğın, düşük de olsa bu meb­lağa ih­ti­yacı yok­tur. Hü­küm­dara bu pa­rayı is­teme se­be­bini sor­du­ğunda ondan; bu ve­si­leyle bir be­re­ke­tin hâsıl ol­ma­sını di­le­dik­le­rini ve Allah Teâlâ’nın, Müs­lü­man­la­rın emiri hür­me­tine ken­di­le­rini ko­ru­ya­ca­ğını ümit et­tik­leri ce­va­bını al­mış­tır.

Ki­tapta bah­se­di­len ka­vim­ler­den üçün­cüsü Rus­lar­dır. Mü­el­lif, on­lar­dan daha boylu poslu kim­se­ler gör­me­di­ğini, on­la­rın hurma ağacı gibi sa­rı­şın ve kızıl in­san­lar ol­du­ğunu be­lirt­mek­te­dir. Bul­gar­la­rın şeh­rine alış­ve­riş yap­mak için gelip kalan bu kim­se­ler dinî adet­leri ve ya­şan­tı­ları ile de dik­kat çek­mek­te­dir. Onlar yan­la­rında ta­şı­dık­ları put­lara tap­mak­ta­dır. Me­sela iç­le­rin­den biri pa­zara ge­tir­diği mal­ları sa­ta­mazsa putun önünde dua eder. Yine sa­ta­mazsa put için bir koyun keser ve önüne bı­ra­kır. İbn Fad­lân’ın an­lat­tı­ğına göre gece olunca kö­pek­ler o et­le­rin hep­sini yer. Sabah ise o kimse gelip et­leri orada gö­re­me­yince bunu bir işa­ret kabul eder ve “Rab­bim he­di­yemi kabul etti. Ben­den razı oldu.” di­ye­rek se­vi­nir.

Ki­tapta Rus­la­rın adet­le­rine dair an­la­tı­lan başka bir il­ginç ha­dise ise ken­di­le­rin­den bi­ri­nin ölümü son­rası ger­çek­le­şir. Kişi öl­dü­ğünde ca­ri­ye­le­rine ve kö­le­le­rine “Han­gi­niz efen­di­nizle ölmek ister?” diye so­rar­lar. Ara­la­rın­dan biri öl­meyi kabul et­ti­ğinde bir tö­renle bu ca­ri­yeyi veya kö­leyi süs­ler­ler. Mü­el­lif böyle bir ha­di­seye orada bu­lun­duk­ları sı­rada şahit ol­du­ğunu söy­le­mek­te­dir. Ar­dın­dan ölen kişi için bir gemi ha­zır­la­nır ve ce­naze bu ge­mi­nin içine konur. Ölüm me­leği de­dik­leri yaşlı bir kadın öl­meyi kabul eden ca­riye veya kö­leyi ha­zır­lar, efen­di­si­nin na­a­şı­nın bu­lun­duğu ge­miye gö­tü­rür. Bu­rada ca­ri­ye­nin de ha­ya­tına son ve­ri­lir ve hemen ar­dın­dan gemi ya­kı­lır. Böy­lece ölen ki­şi­nin tö­reni sona ermiş olur. İbn Fad­lân’ın tanık ol­duğu bu ha­dise kar­şı­sında hay­rete düş­tüğü olayı say­fa­larca an­lat­ma­sın­dan açıkça an­la­şıl­mak­ta­dır. Hatta Rus­lar için ayır­dığı bö­lü­mün hemen hemen ya­rısı bu ha­di­seye ay­rıl­mış­tır.

Ese­rin bah­set­tiği ka­vim­ler­den so­nun­cusu Ha­zar­lar­dır. On­la­rın hü­küm­da­rına “Hakan” adı ve­ri­lir. Bu esas hü­küm­dar, hiç­bir zaman hal­kın kar­şı­sına çık­maz. Bütün iş­leri “Kün­dür Hakan” diye isim­len­dir­dik­leri naibi yap­mak­ta­dır. Ha­zar­la­rın dinî inancı Ya­hu­di­lik­tir. Bul­gar Han­lığı’na ya­pı­lan se­ya­ha­tin esas se­be­bini teş­kil eden para da Ha­zar­lara karşı ya­pı­la­cak olan kale için­dir. Bu halk o coğ­raf­ya­nın en güçlü dev­le­tini oluş­tur­mak­ta­dır. Mü­el­li­fin ak­tar­dı­ğına göre Bul­gar­lar ve çevre ül­ke­le­rin hepsi Ha­zar­lara itaat eder­ler. İbn Fad­lân, ese­rinde Ha­zar­lara dair çok cüz’î bir bölüm ayır­mış­tır. Ay­rıca on­lara dair söy­le­dik­le­rini doğ­ru­dan görüp mü ak­tar­dığı yoksa baş­ka­la­rın­dan mı din­le­di­ğine dair bir bilgi de yok­tur. Özel­likle yaz­dığı se­ya­hat­na­me­nin dönüş yol­cu­lu­ğunu kap­sa­ma­ması onun Ha­zar­lar hak­kında elde et­tiği bil­gi­le­rin ner­den gel­diği so­ru­sunu da ce­vap­sız bı­rak­mak­ta­dır.

Ne­tice iti­bari ile belli başlı ko­nu­lar üze­rine odak­lan­dı­ğı­mız eser Bağ­dat’tan baş­la­yıp kuzey ül­ke­le­rine ya­pı­lan bir yol­cu­luk es­na­sında tu­tu­lan not­lar, ak­ta­rı­lan ha­tı­ra­lar, il­ginç anek­dot­larla bu­gün­den bin küsur yıl önce ya­şa­mış bir­ta­kım in­san­la­rın, dev­let­le­rin ha­yat­ları hak­kında bil­gi­ler sun­mak­ta­dır. Ki­ta­bın Türk­çeye ter­cü­me­sini Prof. Dr. Ra­ma­zan Şeşen yap­mış ve eser Ye­di­tepe Ya­yı­nevi ta­ra­fın­dan ba­sıl­mış­tır. Ay­rıca İbn Fad­lân’ın an­lat­tığı ana ko­nu­lar­dan biri Türk ül­ke­le­rine dair ol­duğu için mü­ter­cim ta­ra­fın­dan, se­ya­hat­na­me­nin so­nuna biri İbnü’l-Fakih’e di­ğeri Ebû Dülef el-Be­nâ­zicî’ye so­nun­cusu ise Şe­refü’z-Zaman el-Mer­vezî’ye ait Türk­ler hak­kında üç ri­sale ilave edil­miş­tir.